Archive for Aralık, 2008
« Önceki Örnekler Sonraki Örnekler»
Yayın Tarihi: 26 Aralık 2008 Cuma Saat: 8:16

1970 yılının sonbaharında Erkan, genç bir delikanlı olduğu ve hayatı yeni yeni tanımaya başladığı sıralarda, bulunduğu şehirden arkadaşının teklifi üzerine, başka şehre iş bulmak için yolculuğa çıkmıştı.
Erkan, Anadolu nun küçük, uçsuz bucaksız bir köyünde oturuyordu. Yakınlarındaki bir ilçede, ağabeyleriyle birlikte küçük bir şekerci dükkanı işletiyordu. Bu şekerci dükkanı, babasından kardeşleriyle birlikte ona da yadigar kalmıştı. Nesiller boyu bu şekercilik mesleğini, kardeşleriyle beraber işletiyorlardı. Babaları vefat ettikten sonra, kardeşler arasında anlaşmazlıklar çıkmaya başlamış, ağabeylerinin her biri, bu dükkan üzerinde söz sahibi olmaya başlamışlardı.
Erkan, onlardan daha toy ve tecrübesiz olduğu için, ağabeylerinin her söylediklerine boyun eğerdi. Sonunda bu işin böyle gitmeyeceğini, hep birlikte bu dükkandan para kazanılamayacağını anlamaya başlamıştı.
Bir gün, başka bir şehirde yaşayan arkadaşı Ali, köye geldiğinde Erkan ona, bu düşüncelerinden bahsetti. Ali,
- Madem bu durumdan memnun değilsin, üçünüze buradan kazandığınız para yetmiyor. Bizim oralara gel. Daha büyük bir şehir olduğu için başka iş bulursun dedi.
Erkan da
- Arkadaşına ailemle bir görüşeyim. O zaman sana kesin kararımı belirtirim dedi.
İki arkadaş uzun bir sohbet ettikten sonra, Erkan, arkadaşını yaşadığı şehre doğru yolcu etti. Erkan, şekerci dükkanını işleten büyük ağabeyine, bu durumu anlattı. Ağabeyside
– Sen buraları, bizi, annemi bırakıp, büyük şehre gidemezsin. Sonu görünmeyen bir uçurum gibi, hüsranla bitebilir bu yolculuğun dedi.
Ama ağabeyi, kardeşinin istekli olduğunu görünce, kararı ona bıraktı. Ağabeyinin birazda işine gelmişti bu durum.
Erkan, siyah saçlı, bal rengi gözlü, uzun boylu ve yakışıklı bir gençti. Yirmili yaşlarının başındaydı. Büyükşehir hakkında, pek bir bilgisi yoktu. Ama, gençliğinin verdiği heyecan ve umutla, arkadaşı Ali nin yaşadığı şehre doğru yola çıktı. Arkadaşı Ali, bu şehirde noterde memurluk yapıyordu. Erkan’ ada böyle bir iş bulmuş olacak ki; onu bu şehre çağırmıştı. Erkan artık yabancı bir şehirdeydi. Arkadaşı Ali’yle buluştuktan sonra Ali, ona bir müddet için kendi yanında kalmasını söyledi. Ve, ona şehir kütüphanesinde boş olan bir kadroda memurluk bulmuştu. Erkan, bilmediği bu şehirde, bilmediği bir işi yapacaktı. Fakat, ağabeyleriyle ortak çalıştırdıkları, şekerci dükkanından daha bireysel olarak çalışacak ve kendi parasını kendi kazanıp harcayacaktı.
Erkan, kütüphane de işe başladı. Kütüphaneye gelen çocuklarla ilgilenir, onlara okuyabileceği kitaplar gösterir ve tanıtırdı. Günleri ev ve işi arasında geçiyordu. Parada kazanmaya başlamıştı. Kendine ait bir parasının olması, ona bir güven veriyordu. Yeni yeni dostlarda edinmeye başlamıştı bu şehirde. Kendine ait bir çevre yaratmıştı.
Erkan, bu aralarda genç bir kıza gönlünü kaptırdı. Kızın bundan haberi yoktu. Bu genç kızı ilk defa, kütüphanede görmüştü. Ve aşık olmuştu. Kız onbeş, onaltı yaşlarında güzel, narin, okuyan bir kızdı. İsmide Nazan dı. Nazan, çevresinde de beğeniliyordu. Erkan, kızın ilgisini çekebilmek için çok uğraştı. Ama, kızın yaşı ufak, öğrenci olduğu ve ailesi de onu yalnız bir yere salmadığı için, bir türlü tanışma fırsatı yaratamıyordu. Erkan, bu kıza iyice tutulmuştu. Bu, bir tutku haline gelmeye başlamıştı. Kız her gün olmasa da arada bir kütüphaneye geliyordu. Erkan onu görünce heyecanlanıyor, ona hayran hayran bakıyordu. İsmini de arkadaşları ona seslendiğinde duymuştu. Bir gün kızı, kütüphane çıkışı takip etti. Amacı, kızın nerede oturduğunu öğrenmekti. Kız evine doğru giderken, kızın girdiği evi gördü. Büyük bir zafer kazanmış gibi sevindi. Evine şarkılar söyleyerek döndü. Erkan, kıza daha fazla yakın olmak ve onun ilgisini çekebilmek istiyordu. Tutkusu, onu arkadaşının yanından ayırıp, bu kızın evlerinin arkasındaki bir başka eve taşınmasına sebep olacaktı.
Erkan arkadaşı Ali’ye yaptığı iyilik ve onu uzunca bir süre evinde misafir ettiği için teşekkür ederek, Nazan’ın evlerinin arkasındaki bahçede bulunan, bir eve taşındı. Nazan, hala olup bitenden, bu kişinin varlığından ve duygularından haberdar değildi.
Bir gün Erkan, dostlarıyla ve yaşadığı köyden gelen ailesiyle birlikte, yeni evinin bahçesinde, yeni işini, yeni evini ve yeni hayatını kutluyordu. Nazan’ın annesi Makbule Hanım, arka bahçelerindeki eve, yeni birilerinin taşındığını öğrenince, onlara nezaket icabı “hoş geldin” demeye gitti. Erkan, ailesine çoktan Nazan’dan bahsetmişti bile. Ailesi durumu biliyor ve Nazan’ı tanımak istiyordu. Birden bahçede Nazan’ı ve annesini gördü. Şaşırdı. Nazan, “bu genci bir yerlerden tanıyorum. Ama, kimdi diye bir an düşündü.”
Makbule Hanım, bahçede bulunan insanlara
- Hoş geldiniz. Güle güle oturun dedi.
Erkan ın annesi
– Hoş bulduk. Fakat, biz memlekete döneceğiz. Oğlumuz Erkan burada oturacak dedi.
Nazan’ı ve annesini oturmaları için buyur ettiler. Erkan bu sırada ayakta duruyordu. Şaşkındı. Ve karşısında sohbet ettiği yengesine
- İşte! Size bahsettiğim kız bu. Nasıl beğendiniz mi? Dedi.
Bütün gözler Nazan’ın üzerine çevrilmişti.
Ama Nazan, yine farkına varamıyordu. Misafirliğin kısa olacağını bilen Nazan’ın annesi,
- Güle güle oturun derken,
- Erkan’ın annesi oğlumuz sizlere emanet, tekrar görüşeceğimizi sanıyoruz diyerek, Nazan’la annesini kapıya kadar uğurladı.
Nazan, Erkan’ın onu sevdiğinden habersiz okula gidip geliyordu. Nazan okuldayken annesi Makbule Hanımda, boş zamanlarında Erkan’ın ailesinin isteği üzerine, bir ihtiyacı olup olmadığını, eğer bir ihtiyacı varsa yardımcı olabileceğini, Erkan’la sohbetlerinde dile getiriyordu. Erkan bekar ve genç bir delikanlı olduğu için, Makbule Hanım, ona ara sıra yaptığı yiyeceklerden götürüyordu. Böylelikle aralarında bir samimiyet ve dostluk başlamıştı. Makbule Hanım ve Erkan “ana oğul” gibi oluvermişlerdi. Ve Nazan’ın annesine, “anne” demeye başlamıştı. Yine böyle günlerden birinde, Makbule Hanıma – Erkan, anne! Söylemeye çekiniyorum. Beni lütfen affet. Ama, o güzel kızını senden, Allah’ın emriyle istiyorum deyiverdi.
Makbule Hanım şaşırdı. Hiç tereddüt etmeden, Erkan’ıda kırmadan
- Düşüncelerinize saygı duyarım. Ama, benim kızım ufak ve daha okula gidiyor dedi.
Erkan, bu cevap karşısında üzüldü, bozuldu. Fakat, Makbule Hanım “evet veya hayır” diye bir cevap vermediği için, umutlarını yitirmemişti. Aslında Makbule Hanım, kesin bir cevap vermiş gibiydi. Ama, aşık olan insan için, bunu anlamak zordu.
Makbule Hanım, bu sözlerinden ve kızına karşı duyduğu hissi, Erkan’ın cahilliğine verip, onunla yinede ilgisini kesmiyordu. Çünkü; Erkan çok iyi, kültürlü, insanlarla iletişimi mükemmel, dost canlısı, tatlı dilli bir insandı. Makbule Hanım, onu oğlu gibi gördüğü için, bir anne gibi şevkatle kucaklıyordu. Bir gün Nazan ve annesi, sık sık gittikleri çay bahçesinde otururlarken Erkan, her iki tarafında tanıdığı olan bir aileyle, onların yanına çıka geldi.
Erkan- Afiyet olsun. Size eşlik edebilir miyiz dedi.
Makbule Hanım – Buyurun dedi.
Erkan Nazan’a artık dikkatlice bakıyordu. Makbule Hanımın ve o tanıdıkların gözlerinden kaçmamıştı bu durum. Bir şeyler olduğunu anlamışlardı. Makbule Hanım, bu durumu biliyordu. Kızını korumak istiyordu. Çünkü, kızının aklının, böyle şeylerle karıştırılmasını istemiyordu. Fakat Erkan artık, sevginin tutkuya dönüştüğü noktada yaşıyordu. Ve birden,
- Anne size daha önce kızınız hakkında söylediklerimi düşündünüz mü, kızınızı seviyorum deyiverdi? Makbule Hanım;
– Oğlum, ben sana o zaman cevabımı vermiştim dedi. Erkan bu sözün üzerine Makbule Hanıma
- Kusuruma bakmayın anneciğim. Beni daha iyi tanıyınca fikrinizin değişeceğini umuyorum dedi.
Nazan bu sırada, bu sözün karşısında ilgisiz kalamayarak, Erkan’a, annesine fark ettirmeden bakışlar atmaya başlamıştı. Erkan Nazan’ın bu bakışlarından cesaret almış olacak ki, bundan sonra Nazan’a daha da yaklaşmaya başlayacaktı. Çünkü aşk buya, Erkan’ı, aşkın dumanları sarmış, alev alev yanmaya başlamıştı.
Zaman ilerledikçe, şehirdeki başka insanlarda duymaya başlamıştı. Erkan, tanıdık, tanımadık her önüne gelene “ben Nazan’ı seviyorum” diye, çılgın aşık gibi haykırıyordu. İnsanlarda bu aşkı kabul etmiş olacak ki, onlarda bu aşkın mutlulukla sonuçlanmasını istiyorlardı. “Kimi öğüt veriyor, Kimide acele et elinden kaçırırsın. Çok güzel kız, üstelik terbiyelide diyorlardı”. Erkan alev alev yanan aşkından bir şeyler düşünüyor olacak ki, Nazan’ın aşkı kendini unutturuvermişti. Geceleri sokaklara çıkıp, “seviyorum, seviyorum” diye haykırarak, kendini ilk önüne çıkan çeşmenin altına atıyor. Buz gibi sularla kendini serinletmeye çalışıyordu. Bunu gören bir gece bekçisi, onunla biraz sohbet ettikten sonra, onda bir tuhaflık fark etmiş olacak ki;
– Gel oğlum seni hastaneye götüreyim dedi.
Erkan deli divane aşık olduğu için, hastaneye yatarak birkaç gün tedavi oldu. Bunu duyan Makbule Hanım ve kızı hastaneye Erkan’a geçmiş olsun ziyaretine gittiler. Makbule Hanım Erkan’la karşılaşınca şaşırdı. Onun gördüğü yumuşak huylu, sevecen çocuk gitmiş. Yerine asi, çılgın ve hastaneyi birbirine katan bir genç gelmişti. Makbule hanım
– Geçmiş olsun oğlum. Neden böyle davranıyorsun deyince. Erkan’da işte!
- Bana vermezsen kızını anne! Bundan daha kötü hale düşeceğim sanırım, çünkü delireceğim deyip tekrar hastanede “ben Nazan’ı seviyorum, ben Nazan’ı seviyorum” deyip koşmaya başladı.
Bir müddet yattıktan sonra Erkan hastaneden çıktı. İşine devam etmeye başladı. Ama, Erkan artık, eski Erkan değildi. İşinde başarılı olamamaya başlamıştı. Ve bu arada işinden ayrılmak zorunda kaldı. Yeni bir işe girdi. Çalışmaya başlamıştı. Memurlukla ilgili yeni açılan sınavlara da başvuruyordu. Makbule Hanım ve kızı Nazan da, ona ilgi duymaya, sevmeye başlamışlardı. Zaten Makbule Hanım da, onu oğlu gibi seviyordu. Nazan da artık, ona karşı ilgisiz değildi.
Ara sıra okul dönüşlerinde kısada olsa karşılaşıyorlar ve sohbet ediyorlardı. Aralarında bir aşk başlamıştı. Erkan istediğine kavuşmak üzereydi. Sınavlara girdi. Yeni işinin mevkiinde yükselmek için, bu işinde, ona üç ayrı şehirde seçenek sunulmuştu. Erkan burasını tercih edeceğini söylemişti Makbule hanıma ve Nazan’a. Nitekim de çekilen kurada burası çıkmıştı. Herkes bu durumdan memnun olmuştu. Ama, Nazan’la annesi, oyuna geldiklerinin farkında değillerdi.
Küçük bir köyden çıkan bu delikanlı, bu çılgın aşık görünümündeki Erkan, kendini büyükşehir de “küçük dağları ben yarattım edasıyla dolaşmaya başlamıştı artık”. Ama, yine herkese “seviyorum, seviyorum” diye, haykırıyordu. Bu şehirde kalacağını söyleyen Erkan, bir başka arkadaşınla yer değiştirerek, yakınlardaki küçük bir ilçeye tayinini istemişti. Bundan ne makbule Hanımın, ne çevrenin, ne de Nazan’ın haberi olmuştu. Erkan, bir yandan sevdasını düşünüp, diğer yandan da sinsice planlar yapmış olacak ki, aniden bir gece yarısı eşyalarını toplayıp, burasını terk ediverdi.
Ertesi sabah Makbule Hanım, her zamanki gibi Erkan’ı dolaşmak üzere gittiğinde, evin boş olduğunu gördü. Şaşırmıştı Makbule Hanım. Eve gidince Nazan’a durumu anlattı. Nazan üzülmüştü. İkisi de bu durumu anlayamamıştı. Yapabilecekleri bir şeyde yoktu. Bir gün, Erkan’ın gittiği ilçeden, Makbule Hanımların eski tanıdıklarından biri olan, Fikriye Hanım geldi. Erkan’ın orada çalıştığını ve kendi dükkanlarından alışveriş ettiğini anlattı. Ve Makbule Hanıma dönerek;
- Sanırım çeyiz türü şeyler aldı. Ve daha birçok şeyde ısmarladı. Hadi hayırlısı olsun Makbule Hanım, düğün yakın galiba dedi. Makbule Hanımda bu sözün üzerine şaşırdı.
- Haklı olabilirsin Fikriye Hanım dedi.
Fikriye Hanım – Bizim oraya gel de, Erkan la görüşüp bir konuşalım dedi.
Aslında Makbule Hanım, fırtınadan önceki sessizliği anlamıştı. Ama, yine de bir açık kapı bırakmıştı.
Ve, Fikriye hanımların yaşadığı ilçeye, beraberce gittiler. Erkan’ın çalıştığı yere uğradılar. Çünkü orada çalışan, bir akrabaları da vardı. Gitmişken onu da ziyaret edeceklerdi. Makbule hanım Fikriye Hanım ve Nazan, orada çalışan görevliye, Erkan Bey’le görüşmek istediklerini söylediler. Bu arada beklemeye başladılar. Zaman geçtikçe Erkan gelmiyordu. Sesi soluğu çıkmıyordu. Adam geriye geldiğinde, Erkan Beyin burada olmadığını söyledi. Tesadüf ziyaret edecekleri akrabasıda çıkıverdi karşılarına. Durumu kısa yoldan anlattılar. Erkan nerede? diye sorunca, Makbule Hanım akrabasının yüzünde, anlaşılmayan, hüzünle karışık bir ifade oluştuğunu gördü.
Ve – Makbule teyze, Erkan içeride, ben de yolladığım halde sizinle görüşmek istemedi. En iyisi siz, evinize gidin. Çünkü Erkan, burada başka bir kızla evlenmek üzere hazırlıklar yapıyor dedi.
Makbule hanımlar hüzün ve şaşkınlıkla yıkıldılar. Demek ki oradaki görevliye Erkan yalan söyletmişti. Ne olduğunu hala anlayamamışlardı. Büyük bir ihaneti ve çöküntüyü yaşatmıştı Erkan onlara. Hem belirsiz bir durumla, hem de hüzünle kendi şehirlerine geri döndüler. Ama, hala anlayamamışlardı. Bu ihaneti kabul etmek, onlar için imkansızdı. Nazan çok üzülmüştü. Dersleri bozulmaya başlamıştı. O yıl okuldan mezun olacaktı. Uzaklardan gelen bu genç adam, birden bire kafasını allak bullak etmişti.
Anne kız, günlük hayatlarına devam etmek zorundaydılar. Nazan, bir gün Erkan’ın evlilik haberini aldı. Düşündü. Nasıl olurda bu kadar taparcasına seven bir insan, başkasınla aniden karar verip evlenebilir. Diye. Bitmeyecek sandığı aşkının, koskocaman bir yalan ve oyundan ibaret olduğunu anlamışlardı. İnanamamışlardı. Nazan genç yaşına rağmen, seven insanın her türlü zorluğa karşı göğüs gerebileceğini biliyor ve seven insanın sabırla beklemesi gerektiğini düşünüyordu.
Erkan bir gün Nazan’ların bulunduğu şehre geldi. Makbule hanımı yolda gördü. Aradan çok uzun zaman geçmişti. Makbule Hanımda Erkan’ı gördü. Yinede ona kırılmamıştı.
– Hoş geldin oğlum nasılsın? Dedi. Erkan;
- Hoş bulduk anne. Ama, hiç iyi değilim. Mutsuz ve huzursuzum.
Makbule Hanım neden diye sorunca – Ben hala Nazan’ı seviyorum. Evlendiğim kızla geçinemiyorum. Eşimden ayrılacağım dedi.
Makbule Hanımın ise cevabı;
– Hani bir söz vardır ya oğlum, geçti borun pazarı gerisini sen düşün. Bu hatayı sen yaptın, artık kurulan bir yuva yıkılmaz ve sana ömür boyu sağlıklar dilerim diyerek ayrıldılar.
Erkan yaptığı hatanın farkına varmış olacak ki, taki Nazan evlenene kadar, ona her özel günlerde sevgisini yazdığı kartpostallar yollayacaktı. Tabi bunlar cevapsız kalacaktı. Ve bu yaptığı hata, onu buralardan alıp, kendi memleketine dönmesine sebep olacaktı. Yıllar yılı Nazan ve annesi Erkan’ın durumundan haberler alıp, mutsuz olduğunu ve hala Nazan’ı sevdiğini bileceklerdi. Erkan, Nazan’ı bırakıp, hiç sevmediği birinle evlenmekle, yanlış duyguların kurbanı oluvermişti. Bunun farkıyla ve ihanetinin acısıyla yaşayacaktı.
Etiketler: aldatmaca AŞK ayrılık hüzün ihanet oyun yalan
Yayın Tarihi: 25 Aralık 2008 Perşembe Saat: 8:18

Bir orman içerisinde küçük eski bir kulübede, küçük bir kızla babası yaşarmış. Küçük kızın annesi ölmüş. Babası, evin işlerine yetişemiyor ve kızına bakamıyormuş. Bir gün küçük kızın babası, bir bayanla evlenmiş. Bu kadının, bu küçük kızın yaşlarında, birde kızı varmış. Küçük kız, babasının evlenmesini hiç istememiş. Günler geçtikçe kızın üvey annesi ve kızı, küçük kıza kötü davranmaya başlamışlar. Anne ve kız, her şeyin en iyisini kendileri yiyor ve giyiyorlarmış. Küçük kız, bu duruma çok üzülüyor, babasına bir türlü bu durumdan bahsedemiyormuş. Her gün üvey annesi ve kızı tarafından işkence ediliyormuş. Bütün evin işlerini ve kendi işlerini de küçük kıza yaptırıyorlar, kendileri rahat bir şekilde oturup, geziyorlarmış.
Bir gün küçük kız, işlerini bitirmiş ve yorgunluğunu üzerinden atmak için, ormanda yürüyüşe çıkmış. Kızın ormana gittiğini gören üvey kız kardeşi, onu takip etmeye başlamış. Küçük kız, ormanda şarkılar eşliğinde yürüyor, kendi kendine mutluluk yaratıyormuş.
Bir anda, ormanda bir ses duyuvermiş. Bir şey “küçük kız, küçük kız suyum kurumak üzere lütfen! Bana yardım eder misin?” Demiş. Kız şaşırmış. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken, aynı ses tekrar aynı şeyi söylemiş. Kız, bakınca ormandaki derenin konuştuğunu fark etmiş.
Dere – Merhaba küçük kız! Suyum kurumak üzere, bana yardım eder misin? demiş tekrar.
“Kız tabi” demiş. İlerideki kuyudan kovalarla su taşımış Ve derenin kurumasını önlemiş. Dere, ona teşekkür etmiş ve “yürümeye devam et” demiş.
Kız ormanda yürürken ileride bir fırıncıya rastlamış. Fırıncı bağırıyormuş.
- Lütfen! Ekmeklerim yanıyor, kurtaran yok mu? Diye. Fırıncı, küçük kızı görmüş ve kıza aynı şeyi söylemiş. Kız “tabi” demiş. Orada bulunan bir kuyudan tekrar, kovalarla su alarak fırının içine atmış ve fırın sönmüş. Böylece fırıncının ekmekleri yanmaktan kurtulmuş. Fırıncı, kıza teşekkür etmiş ve “kıza yürümeye devam et” demiş.
Kız ormanda yürürken, karşısına kendi kulübelerinden daha da eski olan, bir başka kulübe çıkmış. Kız meraklanmış, bu evde kim oturuyor diye. Meraklı gözlerle kapıyı çalmak üzereyken, üvey kız kardeşi bir anda yanına gelmiş.
- Seni takip ettim. Herkese yardım ettin. Şimdi, bende seninle geleceğim ve burada ne işin olduğunu öğreneceğim demiş.
Temiz kalpli küçük kız, kapıyı tokmağıyla çalmış. Kapıyı çok yaşlı bir dede açmış. Dede – Merhaba küçük kızlar! Buyurun içeri gelin demiş. İki küçük kız içeri girmişler. Dede, küçük kızlara – Bakın; burada bir eski kilim, bir de yeni halı var.
“Kilimi silkelerseniz yağmur, halıyı silkelerseniz kar yağar. İkinizde birini seçin” demiş. Küçük kız hiç düşünmeden eski kilimi seçmiş. Üvey kız kardeşi;
- Zaten bende halıyı seçecektim. İyi oldu senin kilimi seçmen demiş.
Küçük kız kilimi silkmiş, yağmur yağmış, üvey kız kardeşi halıyı silkmiş kar yağmış. Ve kızlar bu olaya şaşırmışlar. Tam o sırada dede, kızlara bir eski, bir de yeni olan sandık göstermiş.
- İkinizde birini seçin. Onlar artık sizin, evinize gidene kadar, bu sandıkları sakın açmayın demiş. Kızlar dedeye “güle güle” diyerek ve teşekkür ederek oradan ayrılmışlar. Ve evlerine varmışlar.
Küçük kız sandığı açmak için, babasının eve gelmesini bekliyormuş. Üvey kız kardeşi ise, annesiyle birlikte sandığı açmaya başlamışlar. Küçük kızda onların merakından, oda açmaya başlamış. Onların sandığından “korkunç korkunç böcekler”çıkıvermiş. Kızın sandığından ise, altınlar çıkmış. Bu korkuyla kız ve annesi evden koşarak ayrılmışlar. Bir daha dönmemecesine. Ve küçük kız, babası eve geldiğinde bütün olanları anlatmış. Babası altınları görünce çok şaşırmış. Ama bir ölçüde sevinmiş. Ve o günden sonra baba kız mutluluk ve refah içinde yaşamaya başlamışlar.
“Geçmişten bir masal”
Etiketler: altın halı kilim küçükkız masal mutluluk orman sandık
« Previous Entries Next Entries »