
2001 yılının o yakıcı ağustos ayında beni, İstanbul’dan 800 km uzaklıktaki Marmaris’e getiren yıllardır yaşadığım, takılı kaldığım bir sevdanın peşinden koşmaktı. Bu uğurda kaybolmak üzereydim.
Sıcak çok kavurucuydu. Marmaris’in daracık sokaklarından geçerken yerden havaya doğru yükselen sıcaklık dalgalarını görebiliyordum. Yıllardır taparcasına sevdiğim adamın izine sonunda burada rastlamıştım. İmkansız aşkımdan ötürü yıllardır yastaydım.
İnce şile bezinden beyaz elbisem yolculuk boyunca kirlenmiş, terden sırılsıklam olmuştu. Uzun saçlarım bu yakıcı sıcakta enseme yapışıyordu. Sonunda burada beni birkaç kez gören gizli sevdamın izini bulmuştum. Beş yıldır onu gizlice seviyor, yoğun duygular besliyordum. Senelerce onu takip ettim. İçimdeki duyguları bir gün cesaret edebilirimde karşısına geçer ve seni seviyorum diyebilirim diye. O günün anıyla yaşadım. O sahneyi gözlerimin önünde öyle büyüledim ve süsledim ki, seneler içerisinde finali kavuşmayla bitecekti. Zihnime yıllardır yer etmişti.
Beş yıldır onu seven bir kadından haberdar olmayan bu adam beni nasıl bulacaktı acaba? Beş yıl önce bir arkadaşım sayesinde kısa bir tanışmayla başlayan sevdam, o günden sonra onun sevdasıyla senelerimi bu sevda peşinde geçirmeme neden olacaktı. Onu bulduğum anda beni gördüğünde tanıyacak mıydı? Ona yıllardır mektuplarımda yazdığım ve düşüncelerimde kurduğum cümleleri onunla karşılaştığımda, boğazıma kelimeler düğümlenmeden söyleyebilecek miydim acaba? Korkum vardı.
Onu gördüğüm an dilim tutulmuş, olduğum yerde kenetlenmiştim. Korktuğum başıma geldi. Kalbim hızla çarpıyordu. Düşüp bayılmaktan korkuyordum. Bir anda kararlı bir tavırla toparlanıp ona doğru yürümeye başladım. Bedenim bir anda terk etmişti beni. Vücudum istem dışı hareketler yapıyordu. Yıllardır sevdiğim bu adam tam karşımda duruyordu. Ona yeniden bağlandım. Bu ona kaçıncı bağlanışımdı.
Terden yapış yapış olmuş elbisem buruşmuştu. Bir anda beni böyle görmemeli diye düşündüm. Üzerinde krem rengi keten pantolon ile beyaz bir tişört vardı. Onu son gördüğümden bu yana biraz zayıflamıştı. Endişeleniyordum yıllardır beynimde kurduğum cümleleri, onunla karşılaşınca kekeleyip söyleyememekten korkuyordum. Fakat yinede ne olursa olsun yanına gitmeliydim. Bu belki son şansım olabilirdi.
Yanından geçerken dikkatini çekebilmek adına omzuna çarptım. Bana doğru dönerek huzur verici bir şekilde gülümsedi. Bir an olduğum yerde büyülenerek durdum. Yakıcı güneşin altında vücudumdan terler iyice boşalmaya başladı. Artık ne cevapla karşılaşırsam karşılaşayım ona söyleyecektim. Bir anda “Pardon” dedi. Sanki o benim omzuma çarpmış gibi. Bu tavrı, gülümsemesinin ardında resmi olduğunun bir göstergesiydi. Beni tanımamıştı. Kendimi beceriksiz ve uygunsuz hissediyordum. Ellerim titremeye, yüzümde heyecandan dolayı kasılmalar, garip davranışlar oluşmaya başladı. Heyecanlandım ve başımı öne doğru eğerek yanından uzaklaştım. Tanımamıştı beni. Başaramamıştım. Heyecanıma yenilmiştim. Yıllardır hayalini kurduğum ilk sahne, benim cesaretsizliğimle son bulmuştu. Onun üzerinde etkili olamamıştım.
Yanından uzaklaştıktan sonra sessizce bir banka oturup dinlenerek, kendime güvenimin gelmesini sağlamaya çalıştım. Tam karşımdaki caddede bir kafeye oturmuştu. Onu izliyordum. Bir yandan da kendime kızıyordum. Duygularımı ona daha söyleyemeden ve ondan alacağım cevapla yıkılmadan önce ilk darbeyi heyecanımla ben kendi kendime vurmuştum.
Fakat her şeye rağmen kendimi toparlamalıydım. Sinirden gülüyordum. Gülmekten dolayı heyecanım biraz hafiflemiş ve neşem yerime gelmişti. Kıyıya vuran dalgalardan biri bir anda yüzüme çarptı. Beklenmedik bir şekilde beni kendime getirdi.
Marmaris’teki ilk ve son günümdü. O akşam İstanbul’a geri dönecektim. Yolculuğun ağırlığını hala üzerimden atamamıştım. Sıcaktan, uykusuzluktan ve onu görmenin heyecanından olsa gerek gözlerimi oğuşturuyor, esniyordum. Fazla zamanın yoktu. Söyleyecek ve gidecektim. İçimi büyük bir öfke kapladı. Yıllardır gördüğüm kabus gibi rüyaların artık bitmesini, bir son bulmasını istiyordum. Önümde belki yepyeni bir yaşam vardı ama, ben bunu değerlendiremiyordum.
Alacağım cevaptan mı korkuyordum, yoksa yıllardır düşlediğim zihnime yer etmiş bu adamın, bir hareketiyle onun gönlümden çıkacağından mı korkuyordum, bilemiyordum.
O tam karşımda arkadaşlarıyla birlikte sohbet ediyor gülüyordu. Yanındaydım ama ona dokunamıyordum. Aramızda sanki ulaşılamayacak kadar mesafeler vardı. O düşler ülkesinin prensi ben gerçek dünyanın saf aşığıydım, anlamıştım. Onun kendi dünyası vardı. Bu dünyanın içinde olamayacaktım. İçimi imkansız bir duygu ve korku kapladı.
Gün boyunca karşıki bankta oturdum, onu gidene kadar izledim. İçimde yaşadığım bu sevdanın peşinde kaybolmak üzereydim. Yüreğimde cesaretsizliğimin sessiz çığlıklarını duyuyordum. Sevdamla, bilinmezlik girdabında kıyıya vurmak üzereydim.
Ani bir kararla bütün gücümü toplayıp sevdamı da yanıma alarak yola koyuldum. Becerememiştim. Yıllardır içimde inşa ettiğim duyguların bir kelimeyle yıkılıp enkazın altında kalmaktan korkmuştum.
Eve geldiğimde yüzükoyun yatağa uzandım ve bir zaman sonra şokun ilk etkisi geçtiğinde kendimi mantıklı bir şekilde düşünmeye zorladım. O gece yıllardan sonra ilk kez yorgunluktan tükenmiş vücudum, rüyasız bir uyku geçirmişti. Sabah uyandığımda ilk işim aynaya bakarak kendimle yüzleşmek oldu. Yüzüm şişmiş, gözlerim ağlamaktan kızarmıştı. Yıllardan sonra o sabah dışarıya çıktığımda değişen bir şey yoktu içimde. Gecelerce rüyalarımdan ve aklımdan çıkmayan bu yakışıklı yeşil gözlü adam hala gözümün önünden gitmiyordu.
Yazan : Melodi AKÇAY

Son Yorumlar