| |
Nis 28

Yağmurlu bir gecede ansızın San Francisco’ya bir hayalet gibi gelen ve bir anda ortadan gizemli bir şekilde kaybolan menekşe gözlü kadından geriye emanet kalan anahtarlığın sırrını çözmek üzere kendi planlarımı erteleyerek araştırmalara başladım. Kimdi bu kadın? Anlayamıyordum. Yoğun duyguların altında benliğimin bana oynadığı bir oyun olsaydı bu, bana ait olmayan bir anahtarlığın masamın üzerinde ne işi vardı.
Günlerce birçok arkadaşıma, şehirde bulunan emanetçi depolarına, postanelere gittim. Anahtarlıkta yazılan numaranın hangi posta kutusuna ait olduğunu öğrenmek için çok çaba sarf ettim. Yağmurlu bir gecede ansızın hayatıma giren bu kadın, hayatımda bir gizem bırakarak beni alt üst ederek çıkıp gitmişti.
Nereliydi? San Francisco’ya yağmurlu bir gecede aniden niçin gelip gitmişti? Bu sorular kafamı kurcalıyordu. Kendi sorunlarımı unutmuş adeta bu gizemli olaya takılı kalmıştı düşüncelerim. Beni kendimden uzaklaştırmaya yetmişti bu kadın. Sanki beni kararımdan vazgeçirmek, değiştirmek için gelmişti. Unutamıyordum. O geceyi düşünmemeye çalıştığım halde, geceler boyu onun hayali gözlerimin önünden bir türlü gitmiyordu.
Onu ne olursa olsun bulmam gerekiyordu. Onun hakkında ufacık bir iz dahi bulabileceğim bütün kapıları çalmıştım. 2723. E yazılı bir posta kutusuna San Francisco ve civarlarında rastlayamamıştım. Bir gün Roxvel kasabasında polislik yapan, yıllarca beraber basketbol oynadığım arkadaşım Kevin’ın kapısını araladım. Tek çarem oydu. Elimdeki son imkanıda kullanmak istiyordum. Bir anahtarlık Elizabeth’in izini bulmama yetecek miydi? Bilmiyordum. Ama bir an önce Kevin’ın yanına gitmek istiyordum. Roxvel kasabasına vardığımda aklımdaki soru işaretleri çoğalıyordu. Kevin’la karşılaştığımda yıllardır görmediği arkadaşını bir anda karşısında görünce elimi tutarken gülümsüyordu. Uzun yıllar onunla görüşmediğim için bana sitem etti. Fakat, bir an önce bana yardım etmeliydi. Buradan ayrılmadan önce söylemek istediklerimi ona açıkladım.
Anlattıklarım karşısında gülümsemesine yeni bir gülümseme eklendi. İnanamıyordu. Ve bana – Bir gece evine aldığın bir kadın için mi buraya kadar geldin? Ne aptalca bir şey dedi.
Ben öyle düşünmüyordum. O an hiç umurumda değildi onun sözleri. Beni, o gece Elizabeth’e bağlayan ve kaderimi de değiştiren bir şey oluşmuştu aramızda. Bu garip olay beni o yöne çekiyordu.
Anlattıklarım karşısında Kevın’a eğlence olmuştum. Suratım onun davranışları karşısında asıldı. Bunu fark etmiş olacak ki,
- Haydi gel. Merak etme. Bir sıcak kahve içelim dedi.
Elini omzuma koyarken hala gülüyor, bir yandan da anahtarlığın numarasını istiyordu. Kağıda yazıp verdim. Sersemlemiştim. Kevın bana onu bulabileceğine dair bir iz verip vermemiş miydi anlayamamıştım. Tam bir şey söylemek üzereyken, elini kaldırıp sus işareti yaptı. Ve
– Taman. Benden gelecek cevabı bekle dedi.
Bilmiyordu. O geceden sonra Elizabeth’ten başka, gözümün hiçbir şeyi görmeyecek kadar arzulamanın ne olduğunu. Roxvel kasabasından ayrılıp eve vardığımda bir an önce Kevın’dan gelecek cevabı bekliyordum. İki hafta boyunca bir haber gelmedi. Bir cumartesi sabahı telefonum uykudan uyandırırcasına çalıyordu. Arayan Kevın’dı. O an tek istediğim bana onun izini bulduğunu söylemesiydi. Kevin yüksek sesle
– Bana bir yemek borçlusun. Bir gece bize yemeğe geliyorsun. Bu konuyu konuşmak üzere. Yaz! Adres Santa Maria 72.cadde, 42. sokak, RainBow bulvarı köşesi dedi.
Kevın’a borçlu kalmıştım. Bu sanırım hayatımda karşılığında rahatça ödeyebileceğim bir borçtu. İnanamıyordum. Şaşkınlık içerisinde ona doğru dürüst hoşça kal diyemeden telefonu kapadım. Beni, Elizabeth’i bulmaya artık hiçbir sebep tutamazdı.
Sacramento’ya gitmek üzere yola çıkarken tereddütlerim vardı. Fakat bu sefer Santa Maria’ya doğru çıkacağım yolculukta hiç tereddütsüzdüm. Bana bir ömür gibi gelen bu süreçte, belisizlik fırtınaları yavaş yavaş dinmeye başlamıştı. Evin içerisinde sanki bir zafer kazanmış edasıyla çılgın gibi haykıra haykıra bağırmaya başladığım bir anda paniğe kapıldım. Araştırmam mutlu sonla bitecek miydi? Kendimi toparlamaya çalışarak Santa Maria’ya doğru yola çıktım.
Yolculuk boyunca avare bir şekilde çevreme bakınıyordum. Endişelerimden kurtulmak için kendimi mantıklı olmaya zorladım. Bilinmeyen bir şeyin peşinden koşmanın ne demek olduğunu ancak o an anladım. Belki de hayatta bizi nelerin beklediğini bilmemiz için, bir sırrın açığa çıkması gerekiyordu.
Onu bulduğumda beni hatırlayacak mıydı? Yoksa görmezlikten mi gelecekti? Kuşkularım vardı. Rainbow bulvarını bulduğumda karşımda bir ev beklerken, bir emanetçi dükkanı ile karşılaşmıştım. Kaldırımdan dükkana girdiğimde içeride birçok numaralı posta kutusu vardı. Onu burada bulamayacağımı anladım. Anahtarlığın üzerindeki adres buraya aitti. Bir eve ait değildi. Yanılmıştım. 2723.E yazılı posta kutusunu açtığımda içerisinde bir anahtar ve bir zarfla karşılaştım. Vakit gece yarısını geçmek üzereydi. Karşılaştığım bu sonuçtan dolayı sersemlemiştim. Zarfı açtığımda ince, kıvrımlı bir el yazısıyla yazılmış bir adres ile bu adreste bekleniyorsun. Lütfen gel diye bir not vardı. Bu not karşısında bir an korktum. Şaşırmıştım. Bir bulmaca gibiydi. Kafamdaki sorulara daha cevaplar bulamadan başka bir sorunun cevabını aramak üzere, beni nelerin bekleyeceğinden habersiz bu adrese doğru yola çıktım.
O gece geç vakit içimden gele sese kulak vererek perondan ayrıldığımda, çeşitli düşünceler içerisindeydim. Düşüncelerim düşünceden düşünceye atlıyordu ki, otobüs sabah vakti bu adrese ulaştı. Sabah güneşi öğle sıcağı gibi yakıcıydı. Zarftaki adresi bulduğumda karşıma beyaz boyalı, iki katlı dar bir patika yolu olan çiftlik evi çıktı. Anayol üzerindeki posta kutusunda 1854 Marc Brandon yazılı olduğunu gördüm. Adres burasıydı. Santa Maria’nın kırlık alanlarında yer alan çiftlik evlerinden birisiydi. Kafam karmakarışık olmuştu. Elimdeki bu anahtarla bilmediğim bir eve girecektim ve bir puzzle tamamlandığı gibi bir anlam kazanacaktı kafamdaki sorular.
Heyecanımdan dolayı başım dönmeye başladı. Bir anda kendimi toparlayıp yürümeliyim diye düşündüm. Ortalıkta büyük bir sessizlik hakimdi. Etrafta kimse görünmüyordu. Elizabeth ile karşılaşınca onun benim hakkımda neler düşündüğünün merakı içerisindeydim. Elimdeki anahtarla kapıyı açtığımda karşıma büyük, genişçe, ferah ve kahverengi tahta mobilyalardan yapılmış büyükçe bir salon çıktı. Bir yabancının evindeydim ve korkuyordum. Acaba bu anahtar ve zarf bana mı bırakılmıştı sorusu, evin içerisine girdiğim anda aklıma takılmıştı. İzinsiz girdiğim için tutuklanabilirdim. Bir an kimse yok mu? diye seslendim. Salonu yukarıdaki katlara bağlayan uzun, genişçe bir merdivenden ayak sesleri gelmeye başladı. Heyecanlandım. Merdivenin basamaklarından daha kimin indiğini göremeden bir bayan sesi
– Hoş geldin. Biraz geç kaldın dedi.
Merdivenin köşesinden dönerken o görüldü. Elizabeth menekşe rengi gözleriyle tam karşımda duruyordu. Üzerinde turkuaz renginde bir elbise vardı. Menekşe rengi gözlerini bu renk adeta ortaya çıkarmıştı. Önce beni bir süzdü. Sonra yanıma doğru emin adımlarla gelerek elini uzattı.
– Merhaba Carlos. Hoş geldin.
Sanki beni suçlarcasına bir kez daha
– Seni daha erken bekliyordum. Geç kalmak üzereydin dedi.
Anlamamıştım. Neyi ifade etmek istediğini. Eliyle işaret edip beni salonun ortasındaki büyük bir masanın yanındaki ihtişamlı ahşap bir sandalyeye oturmamı rica etti.
Ve – Bekle geliyorum diyerek yanımdan ayrıldı.
Kendimi o gelene kadar toplamalıydım. İlk şoku atlatmalıydım.
Elinde iki fincan kahve ve genişçe kalın bir dosya ile geri döndüğünde
– Kahvelerimizi içelim Carlos.
O gece benim evimde konuşmayan kadın bu evde konuşur olmuştu. Şimdi ben susuyor onu dinliyordum. Birden
- Sana bir teşekkür etmeden gittiğim için özür dilerim Carlos.
- Neden o gece bir haber bırakmadan gittin Elizabeth.
- Biraz sakinleş. Her şeyi anlatacağım. Kahveni yudumla ve masada duran şu dosyayı aç dedi.
- Ne var bu dosyada.
- Aç Carlos. Benle ve senle ilgili bazı sorulara cevaplar var dedi.
Şaşırmıştım. Demek hakkımda oda benim gibi araştırma yapmıştı diye düşünmeden edemedim. Elizabeth sanki benimle oyun oynar gibiydi. Sorularıma daha cevap bulamadan yeni cevapsız sorular ekleniyordu. Sıkılmıştım bu oyundan ve bir hışımla dosyayı açtım. İçinden birçok yazılı dosya ile resimler ve albümler çıktı.
Bir an gözlerimizle birbirimize dimdik bakıştık.
- Bunlar ne oluyor Elizabeth? Derken onu ağlayarak tanığım kadın gülümsüyordu.
- Bütün geçmişin Carlos.
- Nasıl. Ne demek istiyorsun sen?
- Bir göz gezdir: Bak benimle ve seninle ilgili bazı ipuçları göreceksin dedi.
Okumaya başladığımda bilmediğim bir çocuk ismiyle, Elizabeth’in ismi evlatlık verildiklerine dair evlatlık verilen ailelerin ismi ve öz ailelerinin isimleri beraber geçiyordu. Çiftliğin posta kutusunda yazan Marc Brandon adı burada da geçiyordu. Şaşırmıştım.
- Ne demek oluyor bu Elizabeth.
- Biz kardeÅŸiz Carlos
- Hayır buna inanmıyorum. Ne yani benim adım Carlos değil de Michael mı? Ben İngiliz miyim? Hayır böyle bir şey olamaz. Benim ailem Meksikalı Elizabeth.
Kafam iyice karışmıştı. Buraya niçin gelmiştim ve neyle karşılaşmıştım. Kendimi toparlamaya çalıştığım anlarda sorularıma yeni sorular ekleniyordu. Şok olmuştum.
- Peki Elizabeth senin adın neden değiştirilmemiş burada dediğim anda önce iyi oku, ondan sonra karar ver ve ip uçlarını birleştir dedi.
- Hiç düşünmedin mi Carlos. Sen niye sarışınsın.
- Büyükannem sarışın ona benziyordum.
- Sarışın Meksikalı olur mu Carlos.
Bu sorunun karşısında hayır cevabını verdim. Fakat
- Böyle bir şey olamaz. Kes şu konuşmayı Elizabeth.
- Lütfen bu dosyaları ve fotoğrafları incele Carlos.
Ona çok kızmıştım, çok öfkelenmiştim.
- Bütün bunlar bir saçmalıktan ibaret. Kabul görecek hiçbir şey yok benim gözümde dedim.
Ama dosyaları incelemeye başladıkça Elizabeth’in iddiasında haklı olduğunun farkına vardım. Öz ailemiz ikimizide bir başka ailelere evlatlık vermişti. Benim bugüne kadar büyüdüğüm, yanlarında mutlu olduğum ailem kendi ailem değildi. Öz anne babamın bizleri neden ve niçin evlatlık verdiklerine dair yazılar, açıklamalarıyla birlikte ben yazıları okudukça çoğalıyordu. Öz babamın çiftliğin posta kutusunda yazan Marc Brandon olduğunu görmüştüm.
- Özür dilerim Carlos. Bende yıllar sonra evlatlık verildiğim ailemden bu gerçeği öğrendim. Annemiz ve babamız ölmüş. Bu olayı öğrendiğim gün tüm gerçeği ve doğduğum yeri öğrenmek adına buraya geldim. Ve kısa bir süre burada kalmaya karar verdim. Bu acı gerçeği yıllar sonra öğrenmek aynen sana ağır geldiği gibi inan ki bana da çok ağır geldi. Ailemden senin varlığını öğrendim. Yıllarca takip etmişlerdi seni. Ellerinde seninle ilgili bütün ipuçlarını bana verdiler, buraya geldiğimde puzzle tamamlanmıştı. Seni bulmaya geldiğim geceden önce ailemin yanından ayrıldım. Onlarla bu şoku atlatana kadar bir müddet görüşmeme kararı aldım. O geceyle ve seninle ilgili bütün hikayem bu.
- Hakkında her şeyi öğrenmiştim. Hangi aileye evlatlık verildiğini, nerede oturduğunu, kaç kardeşin olduğunu bütün bunların hepsini öğrendim.
- Peki beni o gece nasıl peronda buldun.
-San Francisco’yu terk edecektin. Kız kardeşin Ruby’i aradım. O gece şehirden saat kaçta, hangi peronda olacağını ve nereye gideceğini söylemişti. Bütün hazırlıklarımı senin saatine göre yaptım. Sacramento’ya gitmeden önce bir yabancı gibi gelip seni tanıyacaktım. O gece oraya senin için geldim. Ve, anahtarlığı da benim izimi bulursun ve tanımadığın bu kadın hakkındaki gerçekleri öğrenmek istersin diye bıraktım. Yani rastlantı değil Carlos. Gelmeyeceğini sanıyordum ama geldin dedi.
Uzunca bir konuşmaydı. Kafam karmakarışık olmuştu. Benim her yaşta çekilen fotoğraflarım bu dosya içerisinde duruyordu. İnanamamıştım. Bu durumu yavaş yavaş kavramaya, Elizabeth anlattıkça sorular cevaplarıyla yerlerine oturmaya başladı.
Lavaboya gidip şokun etkisini üzerimden atabilmek için, yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım. Bundan sonraki hayatımda ne yapacaktım. Kendi yolumu mu çizecektim, yoksa diğer kardeşlerim arasına Elzabeth’ idemi dahil edecektim, bunu zaman gösterecekti.
Yağmurlu bir gece vakti beyaz yağmurluğu ve elinde küçük bir valizi ile gelen bu kadın uğruna ne hayaller kurmuştum. Hayallerim kız kardeşim olduğunu öğrenmemle altüst olmuştu. Şimdi ise ailemin gerçek ailem olamamasından daha ağır geleni galiba, Elizabeth’e kısa süre içerisinde beslediğim garip duygular olacaktı.
Yıllar sonra bilmediğim bir gerçekle yüzleştikten sonra onun yanından ayrılırken, Elizabeth’e karşı beslediğim hissiyat yüzüme tokat gibi vuracaktı. İçimdeki duygular yok olana kadar onunla görüşmeyecektim. Bunu zaman gösterecekti.
(Bu hikayenin başlangıcı, Yağmurla Gelen Kadın hikayesinde)
Yazan : Melodi AKÇAY
Nis 27

Yağmurlu bir gündü. Bir nebze olsun düşüncelerimden uzaklaşmak, kısmende hayatımda bir dönüm noktası olarak vereceğim kararları, biraz daha ertelemek için o sabah erkenden kalktım. Yaşadığım bu şehri terk edecektim.
Şubat sonuydu. Son bir kez bu şehirdeki bütün hayatımı gözden geçirmek ve karar vermek üzere dışarıya çıktım. Aniden bastıran şiddetli bir sağanak yağmur, bütün duygularımı alıp götürmek üzereydi. Yarın sabah Sacremento’da olacaktım. Ardımda bırakacağım bu koskoca şehir benim için ağlayacak mıydı acaba? Duygularımı kaybettiğim bu şehirden başka bir şehre giderken diz çöktüğüm yerden doğrulabilecek miydim? Ayağa kalkıp yeniden yürüyebilecek miydim acaba?
Sersemlemiştim. Karar vermem inanılmayacak bir şekilde öyle ani oldu ki, bu gece kaderimi değiştirecek kadınla karşılaşmaktan habersizce sokaklarda dolaşıyordum. Bu şehirde benden beklenenleri yapmıştım. Herkes mutlu bir şekilde hayatını yaşarken ben böylesine zalim bir kaderle karşılaşmıştım. Hayatımı başkalarının tutkuları içinde geçirmiştim. Ve bu acıya artık bir son vermek istiyordum.
Zalim yıllara meydan okuyamamıştı yüreğim. En sonunda yenik düşmüştü. Kararlı bir tavırla yağmurlar içerisinde, boş sokaklarda avare bir şekilde dolaşırken son kararımı vermiştim. Bütün her şeyi geride bırakacaktım. Eşyalarımı toplamak üzere eve vardığımda üstüm başım sırılsıklam olmuştu. Bana bu şehirdeki kötü kaderimi hatırlatacak pek bir şey almayacaktım yanıma. Aceleyle eşyalarımı toplamaya başladım.
Bütün gün kendimle mücadele ettim. Kararımı hiçbir şeyin bozmasına izin vermeden, bu şehri arkamda bırakıp yağmurlu bir gece vakti 80 numaralı peronda buldun kendimi. Bana hiç mutluluk getirmeyen bu şehirden bir mantıksal sebebe dayanmayan tuhaf, buruk bir endişeyle 80 numaralı peronda Sacremento’ya gitmek üzereyken hala yüreğimde kalan ufacık bir tereddüt kırıntısını hissettim.
Otobüs peronu da sanki benim gibi yağmurun hüznünü yaşıyordu. Yağmurun sesi ve rüzgarın uğultusu boş olan bu peronda yankılanıyordu. Sessizlik adeta bir çığlık gibiydi. Elizabeth’i gördüğüm anı sanırım hiç unutmayacağım. Bu sessizlik içerisinde karanlığı aydınlatırcasına ışıklarınla bir otobüs perona yanaştı. Yolcular yavaş yavaş inerken birden gözüm üzerinde beyaz bir yağmurluk olan kadına takıldı. Karanlık ve yolcular arasında beyaz yağmurluğuyla dikkatimi çekmişti. Aniden şemsiyesini açtı. Elinde küçük bir valizi, otobüsten indiğinde sanki nereye gideceğini bilmiyormuş gibi bir tavrı vardı.
Ne tuhaf bir kadındı. Zayıf, uzun boyuyla güzel bir kadın gibi görünmese de menekşe rengi gözleri bir anda gecenin karanlığında dikkatimi çekmişti. Menekşe rengi gözleri dış görünüşünü kapatarak onu çekici kılmaya yetiyordu. Kim olduğunu merak etmiştim. Yağmurlu bir gecede burada ne işi vardı? San Francisco yağmurlu bir şehir olduğunu biliyormuşçasına üzerinde yağmurluğuyla gelmişti. Üzgün, ürkek ve dalgındı. Ne yapacağına karar verememiş, hangi yöne gideceğini bilemeyen yağmur kuşları gibiydi.
Bir an belli belirsiz bana baktı. Bakışlarımı onun bakışlarından cesaretsizce kaçırdım. Perondan yolcuların hepsi birer birer ayrılıyordu. O ise olduğu yerde kala kalmıştı. Kıpırdamıyordu. Şiddetli esen rüzgar ve yağan yağmurdan dolayı titriyor, elleriyle kendini ısıtmaya çalışıyordu. Bir an, gideceği yönü belirler gibi başını önce sağa, sonra sola çevirdi. Aniden karar verip bulunduğum yöne doğru gelmeye başladı. Heyecanlandım. Benimle konuşmaya geldiğinin farkındaydım. Bir anda yanımda belirdi. Tam karşımda duruyordu. Soğuktan bembeyaz olmuş yüzü renksizdi. Ürkek haliyle – Merhaba! San Francisco’lumusunuz?- Evet dedim.
Üşüyordu, sanki bayılmak üzereydi. Titrek bir şekilde
– Burada geceyi geçirebileceğim bir yer var mı diye sorduğunda
– Bayan lütfen kendinizi toparlayın. Gelin şöyle oturun. Size bir sıcak kahve ikram edeyim Ne dersiniz? Dediğimde önce – Hayır, hayır olamaz deyiverdi.
Bu kesin tavrı endişesinden olsa gerek diye düşündüm. Onu kibarca ikna etmeye çalıştım. Sözlerim karşısında rahatlamıştı biraz. Güvensizliği bir anda geçivermişti.
- Şimdi biraz daha iyi misiniz? Kahveleri alıp hemen geliyorum.
Geri döndüğümde beklenmedik bir şekilde ağlıyordu. Ona cesaret vermem, içindeki bu buhrandan kurtarmam gerekiyordu.
- Neden ağlıyorsunuz bayan? Lütfen ağlamayın
- Herkes bana böyle söylerdi. Ne oldu ben yine ağlıyorum deyiverdi.
Bir an bakışlarımız birbiriyle kesişti. Vücudum istem dışı kasılmaya yüreğimde ona karşı anlamını şuan bile anlayamayacağım bir duygu oluştu. Etkilenmiştim bu bayandan. Güzel olmasa da menekşe rengi gözleri insanı adeta mıknatıs gibi çekiyordu. Karnı aç ve yorgundu.
- Benimle gelir misiniz bayan? Bu civarlarda otel bulmanız zor olur. Evimde sizi ağırlamak isterim Ne dersiniz? Bu gece tanrı misafirim olur musunuz?
Hiç tereddüt etmeden elimi tuttu. Beni etkilemeye çalışmıyordu. Sadece yalnız ve ürkek bir yaralı ceylan gibi ilk gördüğü limana sığınmak istemişti.
YaÄŸmurlu bir gecede gelen bu kadın beni Sacremento’ya gitmekten bir anda vazgeçirmiÅŸti. Bilmiyordu karşısındaki adamın bu ÅŸehri terk etmek üzere olan biri olduÄŸunu. Bilseydi engel olur muydu acaba? Benim yapamadığımı sanırım o yapmıştı. Bir ÅŸeylerden kaçarcasına kendini bilinmezliÄŸe atmıştı. Farkında olmadan kaderimi bir anda deÄŸiÅŸtirmiÅŸti.
Perondan ayrılıp eve vardığımızda ikimizde yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Ona karşı aşırı derecede nazik davranmaya çalışıyordum. Bana karşı olan şüpheleri yavaş yavaş yerini rahatlığa bırakmıştı. Islak elbiselerimizi değiştirdikten sonra ona kalacağı odayı gösterdim. Sıcak bir çorba hazırlamaya mutfağa gittim. Geri döndüğümde üstünü değiştirmiş bir şekilde salondaki koltukta oturmuş televizyon seyrederken buldum onu. Adını dahi bilmediğim bir yabancı vardı evimde. İsmini merak etmiştim. Sorduğumda
- Elizabeth,
- Sizin isminiz nedir?
- Carlos
Ben soru sorarsam cevap veriyordu. Verdiği cevaplarında hep bir tereddüt ve kesinlik vardı. Bir şeyleri gizlemek istediği ağzından dökülen cümlelerin kesik kesik oluşundan anlaşılıyordu. Sıcak çorbalarımızı içerken, elinde üzerinde numaralar yazılı olan bir anahtarlıkla oynadığını gördüm. Ve ona
- Kalbinizin anahtarımı? Diye sorunca
- Siz hep böyle şakacı mısınız? Dedi.
- Hayır hep şaka yapmam. Ama hayatın kendisi bir şakadan ibaret değil midir? Dediğim anda
- Haklısınız diyerek bir oh çekti.
Neden burada olduğunu öğrenmeliydim.
-Niçin yağmurlu bir günde buraya geldiniz?
Sessiz kalıp güldü. Sert bakışları ve menekşe rengi gözleri üzerimdeydi. Bana
- Hayat sürprizlerle doludur. Bu gece buradan gitmek üzere olan bir adamı tekrar geriye çevirmem sürpriz değilde nedir deyince
Benim duygularımı ve kararımı biliyormuş gibi birden irkildim. O gece televizyon seyrederken koltukta uyuya kaldı. Sıcak çorba, soğuğun etkisini ve yorgunluğunu vücudundan uzaklaştırmıştı. Bütün gece onu seyrettim. Odama girip yatağa uzandığımda karmaşık duyguların esiri altındaydım. Değiştirmek istediğim kaderimi bu gece tanımadığım bir kadının eline teslim etmiştim.
Çeşitli düşünceler içerisinde o geceyi geçirdim. Sabah uyandığımda Elizabeth’i görmek için salona gittiğimde koltukta yoktu. Bütün her şey toplanmıştı. Gözüm masanın üzerinde bir şeye takıldı. Elizabeth’in bütün gece elinde oynadığı anahtarlık masada duruyordu. Üzerinde 2723. E yazılı bir yazı vardı. Bu bir posta kutusu adresiydi. Ama hangi şehrin ve hangi kasabanın dı bilemiyordum.
Yağmurlu bir gecede hayatıma aniden giren bu esrarengiz kadın hayatımdan kaderimi de değiştirip rüzgar gibi gelip geçmişti. Bir serap mı, hayal miydi? Yoksa rüyamı görmüştüm. O sabahtan sonra San Francisco’dan ayrılıp Sacremento’ya şimdilik gitmekten vazgeçmiştim. Elizabeth’ten geriye kalan anahtarlığın sırrını çözmek üzere bilmediğim bir yolculuğa çıkacaktım.
(YaÄŸmurla Gelen Kadın’ın devamındaki hikaye, Anahtarlığın Sırrı hikayesinde olacak….)
Yazan : Melodi AKÇAY
|
|
Son Yorumlar