Archive for Haziran, 2009
« Önceki Örnekler Sonraki Örnekler»
Yayın Tarihi: 23 Haziran 2009 Salı Saat: 7:18

Günlerce uykusuz ve düşünceli geceler geçirmiştim. Bir hafta sonra ilk kez başımı yastığa koyar koymaz rahat bir şekilde uyumuştum. Bir süre önce insanların hayata dair hissettikleri düşünce ve duygularıyla ilgili olarak sınırda yaşayanlar adlı bir toplantıya katılmıştım.
Koskocaman kapıdan büyük bir salona geçerken içerisi tıklım tıklım doluydu. Tanımadığım birçok yabancı yüz, bir amaç için burada bulunmuştu. Hayatın sınırında yaşayan insanların duygularını ve düşüncelerini anlayabilmek ve onlara hissettikleri bu duygularına karşın bir çıkış kapısı gösterebilmekti amacımız.
Konuşmacılar konuşmalarını hazırlamıştı. Salonda birçok değişik, hayata karşı yönünü sabitleyememiş insanların yüz ifadeleriyle karşılaşmak ve hayat hikayelerini onların ağzından dinlemek sınırda yaşamanın insanın hayatında, istemediği kadar karşılaşabileceği bir durum olmasıydı. Yalnız bu insanların durumları biraz daha ağırdı. Kim bilir? hayatta kaç kere açmak istedikleri kapı yüzlerine kapanmış ve iki kapı arasında sıkışıp kalmışlardı. Bütün istenilen, onların bu durumlarına nasıl karşı koyabileceklerini karşılaştıkları kişilerin hayat hikayelerinden biraz da olsun öğrenebilmeleriydi.
İki gün boyunca değişik yaşam biçimlerine ve aynı yaşam biçimlerine sahip insanların yaşadıkları olaylara bakış açısını incelemeye, sonra da onları irdelemeye çalıştım. Duyguların sınırında yaşamak zordu. Onlara canlarını sıkan şeylerin ne olduğunu sorduğumuzda, verdikleri cevap birbirlerinin cevabına benziyordu. Bir yerden gitmek ve kalmak istemek gibi bir şeydi.
Daha kim olduklarını ve nereye ait olduklarını bile tam olarak bilmiyorlardı. Benlikleriyle çıktıkları yolculuklar sırasında, heyecanları azalmış boş gözlerle etrafa bakıyorlardı. Hayatın bir köşesinden tutmuşlar ve bir şekilde hayata karışmışlardı. Fakat, sağlam tutunmayı becerememişlerdi.
Kimi hayata karşı düzgün adım atabilmeyi unutmuş, kimisi de hep reddedilmenin eşiğinde sıkışıp kalmıştı. Anlattıklarıyla, onların hikayelerinden algıladığım kadarıyla aslında çok şey istemiyorlardı. İstedikleri sadece benliklerinde girdikleri girdap çemberinden bir an önce kurtulmaktı. Kimi kurtulabileceğine emin değildi. Bu duruma, kimilerinin korkuları ağır basıyordu. Bir kısır döngü halinde yeniden başa döneceklerinden korkuyorlardı.
Hepsi hayatın bir yerlerinden üst üste darbeler yiyerek yaralanmış, yaraları hala taze ve kapanmamış duygularının sınırında yaşayan insanlardı. Onlara korkularıyla yüzleşebilmek adına kendi düşüncelerini yazabilecekleri kalem ve kağıt verilmişti. Kimi yazdığı düşüncesini topluluk önünde paylaşabilecek kadar cesaretli, kimide utangaçtı. İşte! Onlar için durum gittikçe zorlaşıyordu. Birileri tarafından duygularının bilinmesi onları utandırıp korkutuyordu. Oysa buraya cesaret edip gelebilmişlerdi.
Çoğu kendilerine böyle bir hayatı uygun görmemelerine rağmen, hayatlarından memnunmuş gibi davranıyorlardı. Sınırda yaşayanların hayatları, dikenli teller ardında açan bir yaban gülü gibiydi. Yaban gülü gibi dikenli tellerin ardını görürler, ulaşmak isterler, fakat bir türlü ulaşamazlardı. Hayatla kavgaları bitmemiş insanlardı onlar. Bu yüzden çok soru sorarlardı. Bazen bir şeye körükörüne bağlandıklarını bilirler, fakat yinede bağlandıkları şeylerde sabit kalmayı yeğlerlerdi. Bazen de sezgileri, dürtüleri artık bir şeyleri açıkça beklemenin, içindeki bu duyguların acısını fazla hafifletmeyeceğini düşündükleri zaman gördükleri ve yaşadıkları arasında sıkışıp kalırlardı.
Ulaşmak istedikleriyle, vazgeçmek istedikleri el ele tutuşuyor gibi görünse de; her ikisini de kaybedeceklerinden korktukları için bazen sağır ve kör olurlardı. Mantık ve gerçek arasında ince bir çizgide sıkışıp kalırlardı. Kendilerine verdikleri sözleri, üzerlerinde uyguladıkları kuralları bile bazen unutabiliyorlardı. Belki hayatla, belki de kendileriyle oyun oynama yolunu seçiyorlardı. Kendileriyle kimi zaman düşman, kimi zaman dost olurlardı. Bir şeyin ortası yoktu onlarda. Rahatlık ve huzuru bir arada görmezler. Bu yüzden hep huzur bulma umuduyla kendilerini avuturlardı. Karşılaştıkları ilk huzurda gülümserken, hayatın ve insanların onlara yaşattıkları çirkin sürprizleriyle karşılaşırlardı. Ve çoğu, tekrar vazgeçmek istedikleri yaşamlarına geri dönerlerdi. Dalgalanmalar hiç eksik olmazdı onların hayatından. Gel-git ler içerisinde alçalan ve yükselen duygularınla, iyi bir sörfçü olup, sörf tahtasına tutunmaya çalışırlardı onlar.
Bu toplantıda da evliliğinde sorunlar yaşayanlar, boşanan ailelerin çocukları, içki ve kötü alışkanlıklarını bırakıp bırakmamak arasında tereddütte kalanlar, psikolojik sorunlarının sınırında yaşayanlar, maddiyatla maneviyat arasında sıkışan kalanlar, yani hayata dair insanın yaşadığı ne varsa o gün oradaydı.
Bir süre sonra, kürsüye elinde yazdığı kağıdıyla orta yaşlarında bir bayan çıktı. Kendinden gayet emin görünüyordu. Gençliğiyle yaşlılığı arasında sıkışıp kaldığını, kendini ne genç ne de yaşlı olarak göremediğini, fakat cümlelerine çok istediği halde hissetmek istediğini de ekliyordu. Ve, bu durumun ona gittikçe acı verdiğini, bunu bir türlü önleyemediğinden bahsediyordu.
Duygularını şu cümlelerle dile getirmişti.
56 yaşında bir bayan olarak yüreğim hala 18 yaşında bir kız gibi çarpıyor. Öyle bir an geliyor ki, bir anda 56 yaşıma geri dönüyorum. Bunun sebebi benim acizliğim mi bilemiyorum. Ruhum, bazen genç bir kız gibi giyinmek istiyor ve giyiniyorum. Dışarıya gezmeye çıkıyorum. İnsanların bakışları ve tanıdıklarımın sen koskoca bir kadınsın, sana böyle giyinmek yakışıyor mu? Sözüyle karşılaşıyor, hayal kırıklığına uğruyorum. İşte! orada, hayata karşı inancımı bütünüyle yitiriyorum.
O zaman kendime soruyorum ben kimim ve neyim? Onların gözünde giyinmek için hangi yaş sınırına ait olmalıyım? Günümüz şarkılarından bildiğim kadarıyla biraz bir şeyler mırıldanırsam, bu yaşta sana bu şarkılar yakışıyor mu sıfatıyla karşılaşıyorum. Yoksa, ben bu sorgulamaların altında hep ölümü ve yaşlılığı anlatan şarkılar mı söylemeliyim? Bilmiyorum. Sizlere soruyorum. Bu konuda sıkışıp kaldım diyordu.
Onu ilk kez gördüğüm halde duygularını anlamakta zorlanmadım. Hissettiklerine dair bir şeyler anlattıkça doğruyu söylemek gerekirse rahatlıyor gibi görünse de, gözlerinden hala bir yerlerde sıkışıp kaldığı anlaşılıyordu. Onu kendine yabancılaştırmıştı dostları ve etrafı. Benliğinde tanımadığı iki yabancı dolaşıyordu. Rahat bıraksalar onunla yaşından dolayı dalga geçmeselerdi bir çıkış kapısı bulacaktı kendine. Fakat, o bu konuda güçsüz çıkmıştı. Suç onda mıydı? Hayır. Kendine güveni mi yoktu? Hayır. Aslında suç ona bu şansı tanımayıp ve kendileri gibi sanıp ona içindekileri özgürce yaşama fırsatı vermeyenlerde, duygularına set çekenlerde ve engelleyenlerdeydi.
Biraz sonra ağzından içkiyi hiç eksik etmediğini söyleyen 45yaşlarında bir adam çıktı kürsüye. Şaşkınlıktan mı? utangaçlıktan mı? yoksa içkiden mi olsa gerek kekelemeye başladı. Arka sıralarımda oturan birkaç kişi onun kekelemesine güldü. Salonda hafifte olsa bu gülüşmeler duyuldu. Ve, o bey bir anda kürsüyü yüz ifadesi kıpkırmızı olarak terk etti. Şimdi burada suç kimdeydi? Onun kendine olan güvensizliğimi? içkiyi bırakacağına inanıp inanmayışımı? yoksa salonda onun konuşmasını küçümseyen insanlarda mıydı?
Aklım hala o beyin hissettiklerinin neler olabileceğini ve bunu nasıl paylaşabileceğindeydi. Bu fırsat onun utangaçlığıyla elinden alınmıştı. İnanamıyordum. Göz göre göre onların içindeki sınırları aşmasını sağlamak yerine sınır kapılarını daha da kapıyorduk
Sonra bir küçük çocuk çıktı kürsüye. Elinde küçük bir not. Onu buraya getiren babasının gözlerinin içerisine bakarak, seni seviyorum babacığım. Ama annemi de seviyorum. Lütfen! onu görme fırsatımı elimden alma diye haykırıyordu. Ne sensiz ne de annemsiz olabilirim. Benim sizi paylaşmayı bildiğim gibi, sizde beni paylaşmayı bilin. Birbirinizden nefret ediyorsunuz. Bunu biliyorum. Ama nefret duygusuyla ben büyümek istemiyorum diyordu.
Bütün salon ağlıyordu. Fakat çocuğunu buraya getiren babanın yüz ifadesinde bir kıpırdama yoktu. Buraya niçin geldiğini anlayamadığım bu baba, bir anda çocuğunu alarak salonu terk etti. Bu kadar sevimli ve tatlı bir çocuğun konuşmasına babası nasıl olurda karşılıksız kalmıştı. Bilemiyordum. Çocuk boşanmış olan anne ve babasının arasındaki bu soğuk duvarları yıkmak istiyor, fakat kendi eliyle örmek istediği duvarlar yine başkaları tarafından yıkılıyordu. Gerçi bunun sebebini bilemeyecektim.
Çeşit çeşit hayat hikayeleri vardı. Bu durumun insan hayatında ne kadar tehlikeli olabileceğini, o gün anlatılan hikayelerle birebir sezdim. Karşılıklı anlayış ve toplum olarak göstereceğimiz bir çaba aramızda bulunan bu insanların hayata karşı kuşkularını, endişelerini ve korkularını dağıtacak kadar etkili olabilecekti.
Öyle hikayeler vardı ki, iç gıcıklayıcıydı.
Evine bir lokma ekmek götüremeyenlerin yaşadığı çaresizlik, hala eşinin yaşadığını sananlar, kayıp yakınları, yaşadıkları acı olaylardan dolayı akılını kaçıracak gibi olanlar, bir zamanlar görmek istemiyorum dediği çocuğunun hasretine dayanamayanlar, yeniden yürüyüp yürüyemeyeceği arasında engeliyle sıkışıp kalanlar, umudunun tekrar kırılacağına inananlar herkes buraydı.
Bu düşüncelerin hepsi kendileriyle girdikleri bir iç savaşın sonucuydu. Düşünüyorum da, dış etkenlerin onların sınırda yaşamalarında bir etkisi yok muydu? Güçsüz, aciz çaresiz, güvensiz insanlar olarak algılansalar da onlar hayata kırgın ve hala umut bekleyen insanlardı.
Yazan : Melodi AKÇAY
Etiketler: duygu hayat insan kalmak kırgın korku sinir vazgeçmemek yaşamak
Yayın Tarihi: 22 Haziran 2009 Pazartesi Saat: 7:15

Geçenlerde arkadaş sohbetlerimizden birinde bir arkadaşımızın evli bir adamla uzun süredir yasak aşk yaşadığından ve bunun sonucunda o adamı eşinden boşandırıp evlenmiş olmasından bahsedildi. Yani dedikodu fabrikası iş başındaydı. Sanki hiçbir zaman hiçbir insanın başına böyle veya buna benzer bir olay gelmeyecekmiş ve gelmemiş gibi ahkam kesildi. Bu sözleri o kadının yüzüne söyleyemeyecek kadar cesaretsiz fakat, arkasından konuşabilecek kadar rahat ve gevşek davranışlar içerisindeydiler.
Burada asıl emin olunması gereken konu aslında bu tür iliÅŸkilere karşı ne kadar güçlü, dimdik ve kendimizden ödün vermeden uzak kalabilmemizdir. Yani herkesin böyle veya buna benzer bir ÅŸeyi yaÅŸama ihtimali oldukça yüksektir. AÅŸk bu ya gönül ferman dinlemez misali….
Bunun üzerine herkes kendi fikrini söyledi. Kimi eliyle ağzını kapatıp aaaaaaaaaa şeklindeki öğrenisiyle şaşırdı. Kimi ondan zaten böyle bir şey bekliyorduk. O yapar gibi emin cümlelerle onu yargıladı.
Aslına bakarsanız doğru olan benim o konuşmaların yapıldığı sırada o ortamı terk etmem gerekiyordu. Fakat bana o anki ortamdan yazı yazabileceğim bir konu çıkacağını fark ettiğim için kalmayı yeğledim. Çünkü bugün bir başkası hakkında bir konuda dedikodu yapanlar yarın herkes hakkında ileri geri konuşabilir ve kendi haklarında da konuşulabileceğini ne yazık ki unutuyorlardı. Konuşmadıklarını hiçbir zaman bilemeyiz.
Fakat, diğer bir taraftan da olaya bakınca bazen bazı ortamlarda kalıp, bazı insanlara gerçeğin; görünenin veya kendi fikirlerinin yanında değişebileceğini ve görmek istedikleri gibi olmayacağını değişik fikirlerle ortaya koymak ve vurgulamak gerekiyordu. Hani belkiler vardır ya hayatımızda: İşte bu konunun da o ortamda belkilerle yer değiştirmesi gerekiyordu. Tabiî ki algılamak isterlerse. Yani işlerine gelirse. Tabiî ki birçoğunun işine gelmedi. Kimse sabitleşmiş fikrini değiştirmek istemiyor, fakat diğer yandan da öyle bir konu açılınca ağızlarının suları akarak bu konuyu dinliyor ve konuşuyorlardı. Sanki kendileri hep cici, karşıdaki ise hep kaka idi.
Aynanın yansıyan yüzünün yanında, birde görünmeyen yüzü vardı. Evliliklerde veyahut ikili aşk ilişkilerinde aldatma büyük bir sorun teşkil ettiği kadar, tek taraflı olmayacağının da bazı insanlar tarafından algılanması gerekiyordu. Yani sadece kadın tarafından olaya bakılmaması gerekiyordu. Hani bir kesim insanın, ağzından sürekli olarak düşürmediği kadın kadının kurdudur sözünün doğruluğu aynanın yansıyan tarafından değil de, öbür tarafından bakıldığında, işin değiştiği apaçık görülüyordu. Fakat ne yazık ki bu durum toplumumuzdaki bazı insanlar tarafından görülmek istenmeyen bir gerçekti.
Evet! Bir kadın bir kadının hayatını mahvedebiliyor. Bir erkekte bir erkeğin hayatını mahvedebiliyor. Bütün yaşanmışlıkları bir anda aşkım önemli deyip eşinden bin bir türlü sebeple boşanmasına, ondan vazgeçmesini sağlayıp sebep olabiliyor. O da nasıl bir aşk sa? Kadın kadının kurdudur ya da düşmanıdır sözü bu sözün doğruluğunu belki bir noktada doğru kılıyor. Fakat erkekte hiç suç yok mu? Bu niye genellikle görmezden geliniyor. Bazı kadınlar ve erkekler tarafından bu konu nedense hep es geçiliyor.
Çünkü toplumumuzda görülmek istenen ve günah keçisi ilan edilmek istenen ve bu yüzden yargılanan hep kadın oluyor. Peki! Olmaması gerektiği halde evli bir erkekle aşk yaşayan bir kadın aşığım dedi. Kendine göre bin türlü sebeple evli erkeği elde etti. Yani onların tabiriyle baştan çıkardı. Eğer, o erkeğin karakter yapısı güçlü olsa, evine ve evlilik kurumuna saygısı olsaydı bu olay gerçekleşir miydi? Hayır. Erkeğin mantığı nerede kaldı? Kadının mantığını neden sormuyorum. Çünkü, hep kadın suçlu ve erkekleri eşlerinden bilerek ve yine onların tabiriyle ayartarak ayırıyorlar ya, bu kanıksanmış. Yani bazı kadınların düşüncesi hep evli erkekleri eşlerinden boşandırma mantığı üzerine kurulu gibi bir anlam çıkıyor buradan. O yüzden bu konuyu sormuyorum.
Peki! Kadın bu kadar güçlü ve erkeğin üzerinde aşk konusunda iktidar sahibi olabilecek kadar etkense, eşini seven ve çocukları olan erkek neden hem eşi, hem de diğer ilişki yaşadığı kadın üzerinde karakter olarak bu kadar zayıf kalıyor.
Yine kadın üzerinden aynanın görünmeyen başka bir yüzünden bakarsak olaya, evli olan kadın ( yani genel tabirle kadın) neden eşinin yasak ilişki yaşadığı kadın kadar onun üzerinde etkili olamıyor? Erkek başka bir kadının etkisi altına girebilecek kadar güçsüzse, neden evli olduğu kadın üzerinde güçlü rolü oynuyor. Aldatan kadın kadınsa, evli kadın bostan korkuluğu mu? Bu soruya verilen cevap aldatma konusunda genellikle artık birbirlerine yetmedikleri, fikir çatışmaları, düşünce ayrılığı, aşklarının saygılarının bitmesi gibi sözlerle ifade edilse de neden bu olay bir erkeğin hayatına başka bir kadın girdiği zaman cereyan ediyor. Hiçbir zaman içgüdüsel dürtüler ağızlarından ön plana çıkmıyor. O güne kadar erkeğin aklı ve mantığı nerede sorusu sorulmaz mı adama?
Eğer kadın güçlüyse, başka bir kadın onu eşinden ayırdıysa yani hep kadın suçluysa peki neden evli olan kadın kocasına sahip çıkamıyor düşüncesi de hakimdir. Burada yine evli olan kadın da suçlanır. Bunca yıl bir şekilde aynı yastığa baş koyan insanlar beraber yaşamayı tercih etmişler. Birkaç çocuk sahibi olmuşlar. O güne kadar bunu başarmışlar. O güne kadar o zaman erkeğin aklı neredeydi? Demek ki biraz biti kanlandım erkekler önce eşlerini boşuyorlar.
Herkesin kadın ve erkek olarak hayata bakış açısı farklı olduÄŸu kadar iliÅŸkilerde de farklılıklar yaÅŸarlar. Burada aynanın görülmek istemeyen bir yüzü daha vardı. Erkek kiminle aldatır sorusu? Saçma bir soru olarak hep sorulur. Tabiî ki kadınla. Gidip hem cinsinle aldatacak deÄŸil ya. O zamanda baÅŸka konular, baÅŸka dedikodular çıkar ortaya….
Ve başka bir konu. Sanmayın unuttum. Kadınında erkeği aldatabileceği. Bu kısır döngü böyle devam eder gider. Eşlerini bir şekilde aldatan anne babaların çocukları da bir gün gelir onlarda bu kervana katılabilirler.
Aldatarak, ihanet ederek yuva üstüne yuva kurulmaz sözünün doğruluğu ne yazı ki bazı insanlarımız tarafından unutulduğu gibi, bir gün seni onunla aldatanın başka bir gün bir başkasıyla aldatma olasılığının çok yüksek olduğunu önümüzdeki yaşanmış örneklerle açık seçik belli olmaktadır.
Aldatma, ihanet konusunda ne kadınlar var erkeğin aklını başından alan ama, bir o kadarda saf ve temiz duygularınla oynanan kadınlarımız var. Bir şeyi sorgularken, günah keçisi ilan edilirken bununda göz önüne alınması gerekiyor. Aynalar çoğunlukla gerçekleri oldukları gibi yansıtmazlar, insanların görmek istedikleri şeyleri önlerine sunarlar. Fakat bazen görünmeyen ya da görülmek istenmeyen gerçeklerde vardır. Yani bu konu çok karışık bir konudur. Çevremize bakarsak rastlamayacağımız olaylar değildir. Dedikodu fabrikası, aynanın hep ön yüzünden bakmaya devam ederse, bu fabrikadan birçok at gözlüğüyle olaylara bakan insan modelleri çıkar.
Melodi AKÇAY
Etiketler: aldatma arkadaş ayna cesaretsizlik ddikodu evlilik gerçek ihanet kadın sözler
« Previous Entries Next Entries »