Reklam :
Mutsuzluktan bile mutluluk çıkarmak
Ne tuhaf! Hayat insanı anlamadığı, yapmam ve tarzım değil dediği konularda sınıyor; bir imtihana tutuyor.
Bu ülkede kriz yok diyenlere, bir de bu ülkede yaşayana bir günlük tatil (yedi saatlik) bile haram diyenler eklenmişte haberimiz yokmuş. “Uzun tatilden geçtim”
Bacasız sanayi uçmuş; yere indiren yok!
Fiş istiyorsun veren ya da kasaya elini götüren yok! Ve hatta; göz önünde kasa denen bir şey yok! Çoğu kasa sırra kayıp!
Hey! Gidi günler hey! Yarınları mızı düşünerek, bir günlük olmayan tatili bile kendimize haram mı ettirerek geçirecektin.
Bu nasıl adalet! Alma kardeşim sen de oralardan diyen çok olurda; bacasız sanayide her şeyin kafaya göre hesap biçildiğini, satışa sunulduğunu ve bu halkın o yerlere gücü yetmediğini unutan çoooook!
Reklam :
BACASIZ SANAYİ TURİZM

Bu hafta sonu iş yerindeki arkadaşlarla birlikte felekten bir gün çalmak için, plajın yolunu tuttuk.
Tuttuk! Ama, ne tutmak….
Bir kuzuyu ateşte çevirebilecek kadar kavurucu olan sıcak güneş; daha plaja ayak basar basmaz bardaktan boşalırcasına değil, sanki tankerle su dökülüyormuşçasına yerini yağmura teslim etti. Ve, yağmur hafta sonu tatilimi mahvetti.
Jose Feliciano’nun “listen to the falling rain” şarkısı gibi yağma yağmur; sonunda işten bir fırsat yakalamışım ve denize koşmuşum; sıcaktan serinlemekten vazgeçtim, suya ayağımı sokayım dedim; dinlemedi yağmur.
Mahşeri kalabalık halinde insanlar kumsalda boylu boyunca uzanmış yatıyor; çikolata renklisini mi, pancar kırmızısı renklisini mi istersin! Herkes oradaydı.
Bizim arkadaşlar ve bir ben; kardan beyaz tenimizle güneşin ultraviole ışınlarını üzerimize çekmeye hazırdık, yani panayırda çevrilen kuzular gibi kızarmaya…
Ama nafile!…Tam oturduk kumsala; güm! diye bir ses. Ben dahil bütün plaj korku filmlerini aratmayan bakışlarla doldu bir anda. He- man’nin “ Adam” titrek kaplanından daha çok titrek olduk.
Aniden bastıran yağmur, kumsalın hızlı manevralarla boşalmasına sebep oldu. Öyle bir manevra yaptım ki; eşyalarımı bile kumların üzerinde bırakıp arkama dahi bakmadan, tozu dumana katarcasına tabana kuvvet, peşime arkadaşlarımı da bir trenin vagonları gibi takarak, en yakın çay bahçesine sığındım.
Bahtsız bedeviyi, çölde kutup ayısı bulup yermiş misali, benim tatilde o gün; o işe döndü. Artı ve eksi kutupları çekiyordum üzerime. Manyetik alanı gibiydim.
Ama sonra ne oldu?
SusannaTamaro’nun “Yüreğinin götürdüğü yere git” isimli kitabının ismi gibi onca çay bahçesi dururken; yüreğim sardunyaları seviyor olduğumu biliyormuşçasına sardunyalarla dolu bir ailenin işlettiği çay bahçesine götürdü beni ve dolayısıyla arkadaşlarımı…
Sırılsıklam olmuş bir kedi yavrusundan beter halde, havadaki değil; ama benim üzerimdeki kara bulutları dağıtan bir ortam yarattı bu çay bahçesi.
Orada bir kez daha anladım; insanın bilinçaltında yatan her şey, kimi zaman bilinçsizce yüreğinin götürdüğü yere götürüyormuş.
Tesadüf müydü? Yoksa; biraz önce eksi kutupları üzerime manyetik alanı gibi çeken ben, ne oldu da? Bir anda artı kutup’a dönüşmüştüm.
Aniden bilinçsizce yaptığımız çoğu şey; bazen üzerimizde esen kara bulutları kaldırıyor aradan.
Sıcacık, beni ben yapan bir yerdi. Sanki bana aitti; özümdü. Bir anda huzursuzluk bulutları gitmiş, huzur yelleri esiyordu. Bu güne kadar bir amorti bile çıkmayan bana, burada büyük ikramiyeyi vurdurmuş gibiydi.
Mutsuzluktan bile mutluluk çıkarmak
Polyannacılık mı? Evet!.
Polyannacılıksa neden olmasın? Bu oyuna vardım.
O an Heidi ve büyükbabasıyla birlikte İsviçre’nin Alp dağlarında onların mutluluklarına bile katılabilirdim.
Çınar ağaçlarıyla kaplı, büyük bir çardak altına atılan on masa ve birçok sandalyeden oluşan şirin mi; şirin herkesin özü olan bir yerdi.
Yağmur dinmek bilmedi. Sanki yaz yağmuru değil, kış yağmuruydu. Fakat yaz yağmuru gibi gelip geçici hayallere daldırıverdi beni.
Altı tane buz gibi bira dedi Zafer arkadaş. Sıcakta bira içenleri bir türlü anlamamışımdır; çay içenleri de. Ama, o gün sıcakta hem çay, hem de bira içenler kervanına bende katıldım.
Ne tuhaf! Hayat insanı anlamadığı, yapmam ve tarzım değil dediği konularda sınıyor; bir imtihana tutuyor.
Hadi Bakalım!
Şimdi kalk ta! ben çay içmem, bira içmem de arkadaşlarına.
Diyemezsin. Ortam sohbet bozulur. Eee! Şimdi ne yapacağız? Mecburen uyacağız.
Okey, tavla; çerez, merez derken, birde yağmurdan serinlerken uyduk mecburen.
Mecburen demişken aklıma MFÖ’nün “ Mecburen” şarkısı geldi. Ne kadarda çok severim MFÖ grubunu. Çocukluğumdan kalan güzel anıdır onların yeri kalbimde.
Mecbur ve hatta her ne kadar kabul etmesek bile uymak zorunda olduğumuz kurallar, davranışlar vardır hayatta. İşte! Bugünde benim davranışlarım çaresizce boynunu bükerek mecburiyet yönüne gitti. Feleğin bizden çaldığı günlerden bir tanesini, ondan çalalım diye..
Zaman tik tak; tik tak etmiş de haberimiz yok.
Ama ne yapalım, sonuç gelen hesaplarla tam fiyasko!
Bu ülkede kriz yok diyenlere, bir de bu ülkede yaşayana bir günlük tatil (yedi saatlik) bile haram diyenler eklenmişte haberimiz yokmuş. “Uzun tatilden geçtim”
Ülkemizin güzelliklerini gezip, görmek; keyif almak ne kadar da zormuş, parası olmayana çoktan haram olmuş.
Bacasız sanayi “Turizm” almış başını gitmiş. Bende yaşamak, doya doya tatil yapmak, kazandığım parayla harcadığım paranın birbirini karşılamasını istiyorum diyen çok ta; fakat, Duyan! Dur! diyen yok..
Altı arkadaş alman usulü kendi hesaplarımızı ödedik. Bir günlük hafta sonu tatilimiz oradan buradan kısmasak; neredeyse on günlük çalışmamızın karşılığı olan maaşımızın %20 i tutacaktı.
Bir kişiyken yedi saatlik bir eğlence için bana ağır geldiyse bu hesap, en az beş altı kişilik aileleri hiç düşünemiyorum bile. Boğazımıza düğümlenmedi, kursağımızda kalmadı değil.
Bacasız sanayi uçmuş; yere indiren yok!
Her yer ateş pahası; dur diyen yok!
Fiş istiyorsun veren ya da kasaya elini götüren yok! Ve hatta; göz önünde kasa denen bir şey yok! Çoğu kasa sırra kayıp!
İnsanın içinden kasayı çeyizlik mi saklıyorsun be kardeşim? diyesi geliyor; ama diyemiyorsun.
Bacasız sanayi iyi söğüşlüyor yurdumun vatandaşlarını. Sanki bilmiyor aldıkları maaşları. Bizlere de yapıyor turist hesabı!
Eh! İçin rahatsa kardeşim, bizden helali hoş olsun. Ama azcık cebin parayla değil, insaniyetle dolsun…
Hey! Gidi günler hey! Yarınları mızı düşünerek, bir günlük olmayan tatili bile kendimize haram mı ettirerek geçirecektin.
Ayağımızı yorgana göre uzata uzata ne yorgan kaldı; ne psikoloji!
Çok düşünme dedi arkadaşlardan Merve. Nasıl düşünmeyim! Ben çalışıyorum, vergimi veriyorum; ama seyyar satıcı ya da dükkanlardan bana fiş veren yok! Gerçek fiyatı o olmadığı halde, malını göz göre enayi diyerek pazarlayan çok!
Bu nasıl adalet! Alma kardeşim sen de oralardan diyen çok olurda; bacasız sanayide her şeyin kafaya göre hesap biçildiğini, satışa sunulduğunu ve bu halkın o yerlere gücü yetmediğini unutan çoooook!
Hey! Gidi günler hey!
İçtiğimiz, yediğimiz ve aldığımız şeylerin fiyatını sordum. Örneğin en ufak bir çaya beş lira dedi işletmeci. İçimden yuh! Devenin nalı diyesim geldi; ama demedim. Saygısızlık olurdu.
Neden bu kadar pahalı diye sordum. O gün bana verilen her yerdeki aynı cevabı aynen aktarıyorum sizlere.
Burası yazlık, turistlik yer bayan; o yüzden!
Bu sözün üzerine karşı çıksam ne olabilir, yıllardır iyice oturmuş bir sistemi nasıl değiştirebilirdim ki! Yani üstüne soğuk bir bardak su içilecek pozisyona geldim ve sustum…
Bazı arkadaşların gururu incindi. Neymiş efendim? Sorulmazmış. Neden sormayım? Enayi miyim ben!
Zaten her şeye susar olduk; bari cebimdeki paranın hesabını bil arkadaş!
Korkma gururun incinmez. Sormazsan o beş lira, belki on lira olur bilinmez?
Kusura bakma arkadaş! Göz göre göre de enayi damgası yenilmez. Eh! Azıcık yedik galiba!…..
Not: Fiyat bakımından uygun, nezih ve o kadar güzel olan yerler var ki; istisnalar kaideyi bozmaz kuralını, bacasız sanayinin bu yönü için de ifade etmek isterim.
Yazan : Melodi AKÇAY
Reklam :
Ocak 24th, 2011 at 18:35
ya sorunun cevabı niçin yok yaaaaaaa
Şubat 22nd, 2011 at 11:07
gerçekten de cvp nerde?