MUZAFFER TEYZE VE OTELİ

ANILAR, GENEL, HİKAYE Yorum Yok »

Güzel bir haziran sabahıydı. İstanbul’da iş ve işçi bulma kurumuna müracaat etmiş ve sonunda burada bir iş bulmuştum. Yaklaşık bir aydır çorap imalat fabrikasında bu iş üzerinde çalışıyor, akrabalarımın yanında kalıyordum.

O güne kadar sıkıntılı günler geçiriyordum. Ne akrabalarımın yanında, nede İstanbul da mutluydum. Taşı toprağı altın denilen İstanbul’un her yerini gezmeye çalışarak kendimi avutmak, buraya alışmak için çaba gösteriyordum. Buraya ait olduğumu hissetmek istiyordum.

O günde halam Saliha ile birlikte bir tatil günümü değerlendirmek amacıyla, deniz kenarındaki çay bahçelerinden birine oturmuş; düşünceli bir haldeyken geride bıraktığım aileme ait anılarımı hatırlayarak; vapurlardan inip binen yolculara bakarak mutlu bir gün geçirmeye çalışıyordum.

Halam Saliha yeni aldığı bir pantolonu değiştirmek üzere yarım saatliğine beni yalnız bırakmıştı. Tek başıma, masama gelen soğuk bir şişe gazoz eşliğinde oturmuş, denizdeki martıları seyrediyor; halamın geri dönmesini bekliyordum.

Çay bahçesi çok kalabalıktı. Karşı tarafında sıra sıra dizilmiş, irili ufaklı oteller, çay bahçesini ortalarından geçen bir ana yolla ayırıyordu. Araba sesleri, insan sesleriyle karışıyor; ara sıra rıhtıma vuran dalga seslerine bırakıyordu yerini. Yan tarafımda birileri sessizce konuşuyordu. O tarafa doğru dönüp baktım. Yaşlıca bir bayan çay bahçesine oturmaya gelmiş olduğundan; fakat boş masa bulunmamasından dolayı garson tarafından benim bulunduğum yere doğru yönlendiriliyordu.

Aniden, bu yaşlıca bayan yanıma yaklaştı.
- Oturacak boş masa yok. Rahatsız etmezsem sizin yanınıza oturabilir miyim? Dedi bir anda.

- Ne demek! Lütfen! Buyurun efendim dedim bütün içten samimiyetimle.

Ve oturdu. O vakitten sonra bir ara sessizlik yaşadık. Sonra

- İsmin Muzaffer dedi gülümseyerek. Karşıki Akçay otelinin sahibiyim. Fakat otele sık sık uğramam. Kardeşlerim ilgilenir. Ara sıra otelin ihtiyaçlarının neler olup olmadığını öğrenmek ve gelir gidere bakmak için uğrarım. Bugünde o günlerimden biri. Aslında buralardan çok çok uzakta yaşarım. Otelimizde de çay bahçesi var; ama, buradan kitap okuyarak denizi seyretmeyi daha çok severim. Rüzgarda sallanan ağaçların hışırtısı ruhumu okşar demişti.

O ana kadar allak bullak olan kafam Muzaffer teyzenin samimiyetiyle bir anda yerine geldi. Sesindeki içten bir ton, beni kendine doğru çekmişti. Gözleri sürekli gülümsüyordu. Durmadan kendinle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Onu dinlemekten keyif alıyordum.

Halam gideli yarım saati geçmişti, hala gelmemişti. Sohbetimiz gittikçe koyulaştı Muzaffer teyzeyle.
Ona, halamların yanında kaldığımdan ve işe gidip gelirken vakit kaybı yaşadığımdan söz etmiştim. Bunu, daha yeni tanıdığım birine niçin söylemiştim; bilmiyordum. Yoğun duygular altında herhalde onun içtenliğine inanmıştım.

Artık halamın geri gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım ki, derken halam çıka geldi. Yanımdaki bayanın kim olduğunu merak etmişti. Kısa bir tanışma faslından bir müddet sonra halam, sessizce tanımadığın insanlarla niye oturuyor; konuşuyorsun? Burası İstanbul diyerek beni uyarmıştı.

Oysaki Muzaffer teyze aklımdan geçen tüm huzurluk duygularımı, bir anda güzel bir rüya görmüş gibi değiştirmişti. Halamı hiç dinlemiyordum. Halam kuralları olan sert, ketum bir kadındı.

Haydi! Kalkalım dercesine masanın altından beni çimdikliyordu. Fakat ben onu dinlemiyordum. Bir aydır İstanbul’da kalıyordum, oysaki halam; ailemi burada aratmayacağına dair bana sözler vermişti. Fakat, beni davranışlarıyla arar pozisyona getirmişti.

Bir anda masamıza elinde Mehmet Rauf’un” Eylül” adlı romanıyla genç bir delikanlı çıkageldi ve Muzaffer teyzeye kitabı uzattı. Muzaffer teyze bu genç delikanlıyla bizleri tanıştırdı. Erdal adındaki bu genç delikanlı, Muzaffer teyzenin otelinde resepsiyonist olarak çalışıyor, diğer yandan da okuyordu. Nezaketle kitabı verdi ve gitti.

- Halam bizim de gitme vaktimiz geldi dedi ve Muzaffer teyzeye görüşmek umuduyla diyerek yanından ayrıldım.

İki gün boyunca Muzaffer teyze bir türlü aklımdan çıkmadı. İki gün sonra, iş yerimden istenen kişisel evraklarım için; yolum Muzaffer teyzenin otelinin olduğu semte düştü. Buraya kadar gelmişken onu görmeden gitmek istemedim. Gerçi oteline sık sık uğramadığını ifade etmişti ama; belki şansıma o gün orada bulabilirim umuduyla otele vardım.

Resepsiyonda tanıştığımız Erdal’ı gördüm. Erdal beni tanıdı.
- Merhaba hoş geldiniz dedi.

Selamlaştıktan sonra Muzaffer teyzenin burada olup olmadığını sordum.

- Şansınıza! bugün yine burada. Hoş! o buraya pek sık gelmez; ama son birkaç gündür otelden ayrılmıyor. Pek ortalarda görülmez. Karşıdaki çay bahçesinde bulabilirsin onu demiş ve o tarafa doğru yürümüştüm.

Sık çam ağaçlarıyla kaplı denize nazır bir masada arkası dönüp otururken buldum onu. Son derece dalgın görünüyordu.

Birden – Merhaba Muzaffer teyze nasılsın ben geldim. Oturabilir miyim? Dedim. Dalgın olduğundan irkildi.

Sonra - Bende diyordum bu masada bir şeyler eksik. Tamam şimdi buldum. Sohbet arkadaşım eksikti ve geldi. Bu eksiklikte böylece tamamlandı dedi gülümseyerek.

O gün kendisiyle hoş vakitler geçirdik. Kendimi halamın yanında olduğumdan daha çok Muzaffer teyzenin yanında, o denli rahat hissediyordum. Eğlenceli bir kadındı. Somurtmayı bilmiyordu.

Halama onunla buluştuğumu söylüyor; halamdan beklemediğim kadar tepkiyle karşılaşıyordum. Yaşlı bir bayan bana İstanbul’u anlatarak İstanbul’u sevmemi sağlamıştı. Halam bunu görmüyordu.

Bir hafta sonra Muzaffer teyzenin yanına yine uğramak istedim. İstanbul da bir arkadaşım olmuştu. Otele vardığımda Erdal, kasalarla gazozları mutfağa taşıyordu. Muzaffer teyzenin çay bahçesinde olduğunu söyledi. Alışmıştık Erdal’la birbirimize. Gazoz kasalarını taşırken ona yardım ediyor, diğer yandan da sohbet ediyorduk.

Karnım çok acıkmıştı. Midemdeki gürültü Erdal’ın duyabileceği kadar şiddetliydi. Erdal, otelin karşı tarafında su böreği satan bir bayandan almış olduğunu söylediği börekleri getirdi ve beraberce yemeye başladık. Birden İstanbul’a geldiğimden beridir methini duyduğum tükürük “tükrük” köftesinden konu açıldı. Nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Gerçektende tükürükten mi yapılıyor? diye sorduğumda daha önce duyduğum cevapların aynısını ondan duydum.

- Evet! Tükürükten yapılıyor. Ama çok lezzetli. Tadından yenmez. Lakin, tükürük köftesi, gece geç saatlerde çıkar; daha çok işe giden ve gelenler, sarhoşlar ve yolda olupta gece acıkanlar için mükemmel bir yiyecektir. Bir gece iş dönüşü otelin önünde in! Ben sana alırım; hem de taze soğanıyla demişti.

Yanından kalkıp çay bahçesine doğru Muzaffer teyzenin yanına gittim. Muzaffer teyze orada oturuyor; elinden düşürmediği kitabını okuyordu. Artık iyice alışmıştık birbirimize.

- Buyur gel! Otur. Ama biraz geç kaldın. Sıcaktılar, soğudular. Dün akşam almıştım. Sana soğuk yedirmek istemezdim; ama ne yapalım soğuk yiyeceksin tükürük köftelerini dedi ve çantasından çıkardı.

Şaşırmıştım. Biraz önce Erdal’la bu konuyu konuşmuştuk. Nasıl olurda, dün akşam alır ve nereden duydu diye düşünmeden edemedim. Bir tesadüf olabilir diye düşündüm, önemsemedim ve hatırı için yedim.

Sohbetimiz koyulaştıkça koyulaşıyor, konu konuyu açtıkça açıyordu. Yine halamla olan anlaşmazlığımdan ve işe gidip gelirken, zaman kaybettiğimden bahsettim ona. O an, bana bir teklifte bulundu Muzaffer teyze.

- Benim otelimi gelip görmek ister misin? Eğer beğenirsen, boş odalarımızdan birinde öğrenci fiyatından kalabilirsin. Birçok öğrenci burada kalır. Sende onlara katılırsın.

Bir an tereddüt ettim. Halamın onun hakkında söyledikleri geldi aklıma. Halam bu konuda acaba haklı olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Muzaffer teyze endişemi anlamış olacak ki; bana düşünme süreci vermek istercesine

– Teklifimi düşüneceğine o zaman söz ver! dedi cevap bekleyen gözlerle.

Ona bu teklifi karşısında bir müddet düşünmem ve bu konuyu halamla konuşmam gerektiğini söyleyerek teşekkür ettim. Ama, bugün sizinle birlikte gelip otelinizi gezebilirim. Bu teklife hayır demem dedim nezaketini kırmamak adına.

Kafamdaki her düşünceye rağmen onunla birlikte otele gittim. Bana kalabileceğim odalardan birkaç tanesini gösterdi. Bir odadan yaşlı bir bay ve bayan çıkıyordu. Ellerinde kitapları olan iki kız öğrenci odalarına giriyor, kahverengi meşin kaplı koltuklardan oluşan lobide bir genç delikanlı ve yaşlıca bir bey gazete okuyorlardı. Sessiz ve garip bir havası olan bir yerdi Muzaffer teyzenin oteli. Hayran olunacak kadar güzel tuhaf bir hava estirebilecek kadar garip duygular hissetmiştim.

O gün yanından ayrılırken yaptığı bu teklifi halama söz konusu edip edemeyeceğime dair tereddütlerim vardı. Fakat, halama tüm cesaretimi toparlayıp söylediğimde; ondan beklemediğim kadar rahat bir cevap aldım. Halam meğerse! böyle bir soruya çoktan hazırmış; ben farkında değilmişim.

Beni uyaran, beni kısıtlayan halam bir anda böyle bir teklifi reddedersen senin için aptallık olur gibi cümleler kullanmaya başladı. Sevinmişti; beni başından atmaya. Ama ardından toparlandı. Sonra beraber gidelim ve nasıl bir yermiş görelim; sözünü ekledi. Biraz önce sevinçli yüz ifadesini bırakarak.

Temmuz ayı içerisinde halamla beraber bir gün Muzaffer teyze ve otelini görmeye gittik. Otel her zamanki gibi sessiz ve sakindi. Erdal’ı resepsiyonda televizyon izlerken buldum. Muzaffer teyzenin otelde olup olmadığını sordum.

Erdal’ın bana verdiği cevap insanın aklını kaçırtacak cinstendi.
- Telaşlı bir şekilde biliyorsun! O her zaman gelmez. Zaten ecinli bir kadın, bu otelde öyle! Okumak için paraya ihtiyacım olmasa, burada bir gün bile durmam demişti.

O güne kadar bu otelden bir rahatsızlık duymadığını belirten Erdal, ne olmuştu da o gün fikir değiştirmişti.
Neden böyle söylüyorsun Erdal dedim şaşkınlıkla.

- Ya! Azize abla. Bu otelde ne istiyorsan oluyor. Yeter ki bir söz ağzından çıkmasın. Hemen oluyor. Ekmek, peynir desem masanın üzerinde biraz sonra ekmek peynir oluyor. Boş sürahiler dolu oluyor. Kilitli kapılar ardında uyuyan müşterilerimiz üzerlerinde fazladan bir battaniye daha bulduklarını söylüyorlar. Durup dururken ışıklar sönüyor, şartele bakıyorum, şarteller atmamış, otelde kalan müşterilerin hesaplarının azaldığını ve hatta ödendiğini görüyorum. Vallahi! Aklımı kaçıracağım abla demişti.

Bu anlattıklarının üzerine ne yapacağıma karar veremeyerek durakladım. Ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Halamı da alarak Muzaffer teyzenin otelinden uzaklaştım.

Eylül ayının sonlarına kadar otele ve civarlarına uğramadım. Aklıma takılmıştı. Erdal’ın ne demek istedikleri. Kısa bir süre sonra araştırma yaptım. Daha önce uğradığım ve yemek yediğim yerlere Muzaffer teyze hakkında sorular soruyordum. Her yerden aldığım cevap, Muzaffer diye bir bayanı tanımıyoruz; o otelde sanırsam bir sihir var, ara sıra yaşlı bir bayan gelir gider. Her nedense pek kimseyle konuşmaz diyorlardı.

Bir müddet sonra Muzaffer teyzenin oteli yıkıldı. Ve hatta konuştuğum bazı kişiler orada bir otelin dahi olmadığını, konuştuğunu sandığın kişilerinde başka bir zaman diliminde kaldığını söyleyenlerde oluyordu.

Yıllarca halam ve bende bu işin içinden çıkamamıştık. Bu işte bir terslik vardı. İnsanların söyledikleri huzurumu kaçırıyordu. Fakat hala; ben ve beni istemeyen halam insanların bu durumu fazla büyüttüklerini düşünmekteyiz.

Yazan : Melodi AKÇAY

VENEDİKLİ AŞK SİHİRBAZI GONDOLCU ADRİANO

ANILAR, GENEL, HİKAYE Yorum Yok »

Yıllar sonra tekrar Venedik’e dönüp geldiğimizde Venedikli Aşk Sihirbazı Gondolcu Adriano oradaydı.

Uzun zaman olmuştu. Çoluk çocuğumuzu da peşimize takarak, tekrar görmek istediğimiz Venedik te olmanın mutluluğuyla insanların arasına karışıyorduk. Bu durumdan gayet çok hoşnuttuk. Mutlu günler ve bir hafta bizleri bekliyordu. Yıllar önce, balayımızda bizim güzel günler geçirmemizi sağlayan Gondolcu Adriano, hala delikanlı gibi gondolunun başındaydı. Hayal aleminin bir parçası, aşk sihirbazıydı Adriano. Venedik’e gelen yeni evlenmiş ve evliliklerinin yıldönümlerini kutlayan çiftler için, gözü kapalı bir şekilde bocalıyordu.

Balayımızda bize söylediği; benim gondolumda aşk, sihir vardır, bir gün yine geri geleceksiniz buraya sözüyle haklı çıkmıştı. Balayımız boyunca Venedik’te kanallar içerisinde gondoluyla dolaşırken söylediği bütün sözler içtenliğinin bir ifadesiydi. Ela gözleri sanki gökyüzünü delip geçecekmiş gibiydi. Biraz kırlaşmış saçlarıyla, yıllardır Venedik’te gondolculuk yaparak aşk dağıtıyor ve bunun keyfini çıkarıyordu. Gondoluna binen tüm insanlara, ruhundaki bütün güzellikleri hayallerle yaşatıyordu. Müşterileri, onun anlattıklarıyla içlerindeki büyük aşklarını ortaya çıkarıyorlardı. Evliliklerinden veya ilişkilerinden vazgeçmek ve son bir kez daha deneyelim diyerek Venedik’e gelenlere, izledikleri yolun yanlış bir yol olabileceğini, seçimlerinden sonra pişmanlık duyabileceklerini anlattığı güzel aşk hikayeleriyle, birbirleri için ne kadar değerli olduklarını kanıtlıyordu.

Kim bilir? bizden önce ve bizden sonra kaç kişiye bu hikayeleri anlatıp beraberliklerinde etkili olmuştu. Gondolcu Adriano da garip, insanları ona çeken bir hava vardı. Venedik’te onun gibi bir çok gondolcu olduğu halde aşıklar ve turistler daha çok Adriano’yu tercih ediyorlardı.

Güzel bir Temmuz sabahıydı. Keyfimiz yerindeydi. Yaptığımız planlar doğrultusunda, Venedik hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorduk. Balayımızdayken her yerini gezip göremediğimiz Venedik’in ayak basılmayacak bir tek noktası kalmamalıydı. Venedik’te San Marco meydanındaki cafelerden birinde otururken, genç delikanlı Kazanovaların, genç kızlara yaptıkları kurlarını, meydandaki güvercinlerin havada taklalar atarak uçuşmaları izlemek bu şehrin aşk şehri olduğunu yansıtmaktaydı.

Venedik Adriyatik denizi kıyılarında İtalya’ya bağlı kanalları, gondolları ve gondolcularıyla ünlü birçok adacıktan oluşan şehriydi. Kanallar etrafındaki tarihi binaların ve evlerin mimari dokusuyla sanki eski zaman diliminde yaşar gibiydik.

Aşıkların üç hayal şehri vardı. Birincisi Paris, ikincisi Venedik, üçüncüsü Roma idi. Bizde Venedik’i tercih etmiştik. Evliliğin nasıl bir şey olduğunu çocuklarımızla birlikte, bu aşk şehrinde gezerken daha da iyi anlıyorduk. Bir sihir vardı sanki bu şehirde. Gruplar halinde turistler tura çıkmış, bu eşsiz manzaranın keyfini yaşıyorlardı. Grup halinde turla çıkmayı tercih etmemiştik. Kimseye bağımlı kalmadan, istediğimiz yerde gezip, istediğimiz kadar kalacaktık.

Küçük kız çocuğum Çiğdem, yeni tanıştığı insanlara karşı oldukça ilgiliydi. İstediği zaman her yaşta arkadaş grubu yaratabilirdi kendine. O sırada Gondolcu Adriano’yu arıyorduk. Eşim ve ben bu mükemmel insanı tekrar göreceğimiz için sevinçli ve bir o kadar da şaşkınlık içerisindeydik. Küçük kızım Çiğdem sımsıkı elinden tutmuş Gondolcu Adriano’yla geliyordu. On beş yıl sonra Adriano’yu tanımakta zorlanmamıştık. Boynundaki kırmızı fularıyla yine eski Adriano’ydu. Şaşırmıştık. Küçük kızımız yine kaşla göz arasında kendine bir oyun arkadaşı bulmuştu. Fakat anne ve babasına güzel günler geçirten Adriano’yu kader mi onunla birlikte yollamıştı acaba diye düşünmeden edemedik. Her ikisi de mutlu bir şekilde geliyorlardı. Yüzlerindeki ifade, gayet birbirlerinden memnun olduklarının göstergesiydi.

Yıllar sonra Gondolcu Adriano, tam karşımızda duruyordu. Ve, onu kim olduğunu bilmeden bize getiren küçük kızımızdı. Tesadüf mü? Yoksa bir sihir miydi?
Sanki aşk sihirbazı yine sihrini yapmıştı. Hala çekici hoş bir adamdı. Dağlar kadar yüksek boyu ve iri yapısıyla dikkat çekiyordu. Gülen yüzü insanın kalbini yumuşatıyordu. Kızım, koşarak yanımıza geldi. Venedikli aşk sihirbazı tam karşımızda duruyordu. Gülümsemesine karşılık vererek kendimizi tanıttık. 15 yıl sonra, onca aşığın arasından bizi tanıması imkansızdı. Öylede oldu. Tanımadı. Fakat on beş yıl boyunca eşim ve ben Aşk Sihirbazını unutamamıştık.

Adriano’nun gondoluyla yine Venedik kanalları içerisinde fakat, bu sefer tek başımıza değil, çocuklarımızla birlikte gezintiye çıkacaktık. Balayındayken eşimle bana anlattığı hikayeleri unutamamıştık. Anlattığı bir aşk hikayesinin sonunun ne olduğunu senelerce merak ederek geçirmiştik. Aklımızdan hiç çıkmamıştı. O zamanlar gondolda aşk yaşarken, şimdi çocuklarımızın yanında bu aşkı yaşamak zor olacaktı. Çocuklarımızın hepsi bir yandan gördükleri şeyleri sırasıyla soruyorlar, düşüncelerimizi karıştırıyorlardı.

Aşk Sihirbazı Gondolcu Adriano elini eşimin sırtına götürüp – Buyurun bayım diyerek gondoluna davet etti. Şaşkınlık içerisindeydik. Yıllar önce bindiğimiz gondol biraz değişmişti. Aptallaşmıştım. Konuşmakta güçlük çekiyordum. Bir yandan da çocuklarla ilgileniyor, diğer yandan da Adriano’nun anlatacağı hikayeleri bekliyorduk. Adriano Venedik kanalları içerisinde Venedikli gondolculara has olan Barcarolle şarkılarını çoğunlukla çok az söyler, daha çok mutlu biten aşk hikayelerini anlatırdı. Anılarımızda yer edinen o anı, tekrar yaşamak istiyorduk. Karşımızda dimdik hareket etmeden duruyor, gülümsüyordu. Çocuklarım yanına doğru yaklaşıyor, onunla konuşmaya çalışıyorlardı. Dilleri farklı olsa bile, Adriano çocuklarla konuşacağı dili çok iyi biliyordu.

Eşim ve ben gezinti boyunca Adriano’nun bize on beş yıl önce yaşattığı bir aşk masalını, nasıl sihre dönüştürdüğünden, aşkımız üzerinde nasıl etkili olduğundan konuşuyorduk. Zeki bir adamdı. Memnuniyetimizi ona söyledikçe, yüzünde gülücükler beliriveriyordu. Çok geçmeden mutlu bir tavırla bize yıllar öncesinde anlattığı aşk hikayelerinden birini anlatmaya başladı. Önünde, sanki sihirli bir perde vardı. Venedik kanallarının etkisi mi yoksa Adriano nun bizlere anlattığı hikayeler mi bir an masal ülkesinde sihirli bir hava yaratıyordu. Anlattıkça gözlerimiz yaşarıyordu. İnsanları mutluluğa nasıl davet edebileceğini çok iyi biliyor ve bunun için elinden geleni yapıyordu. Çocuklarımız Adriano’nun dilinden bir şeyler anlamıyorlarsa da, dirseklerini dizlerine koymuş, elleri çenelerinde onu dinliyorlardı.

Yıllar öncesinde sonunu çok merak ettiğimiz aşk hikayesinin nasıl bir sonla bittiğini ona sormak istiyorduk. İkinci dünya savaşı sırasında Polonya da yaşayan genç bir kızın sevdiği erkekten, nasıl zorla sürgüne götürüldüğünü ve orada esir kampında yıllarca sevdiği erkeği nasıl beklediğini anlatmıştı bizlere. Yıllarca bu hikayenin sonunu ve o sevgililerin tekrar bulup buluşmadıklarını merak etmiştik. Bu hüzünlü hikaye etkilemişti bizi. Şimdi sorma, o genç kıza ne olduğunu öğrenme zamanıydı. Biraz sıkılsak ta, eşim cesaret edip sordu.

Adriano dinlerseniz memnuniyetle anlatırım demişti. O genç kız şu anda yaşıyor. Ve, o genç kız benim büyük annem derken, sanki dipsiz bir kuyuya düşmüşçesine bir anda yüz ifadesi değişti. Fakat, hiç düşünmeden kendini toparladı ve anlatmaya başladı.
Büyükannem yıllarca Polonya da esir kampında kalmış. Sevdiği adamın izini bir türlü bulamamıştı. Esir kampından kurtulanlardan biride büyükannem yani, o genç kızdı. Bütün ailesi gözleri önünde yok edilmiş. Yıllar sonra başka bir ülkede gidecek bir yeri olmadığı için, esir kampında tanıdığı birinin akrabalarının evinde, hizmetçi olarak çalışmaya başlamış. İçindeki bu acıyı dindirebilmek için çok uğraşmış. Zamanla onun geri gelmeyeceğini artık, onun savaş sırasında öldüğünü sanıyormuş. Uzun bir süre çalıştığı evin alt katında mutfak bölümünde dışarıdan yiyecek bir şeyler almakla görevlendirildiği için, çalıştığı o evin sahibinin, yıllardır hasretiyle yanıp tutuştuğu sevdiği adam olduğunu bilmeden aylarca orada yaşamış. Fakat bir gün, hizmetçilerden biri rahatsızlanınca büyükannemi evin hanımıyla beyinin yanına hizmet etmeye göndermişler. İşte! hikayenin hüzünlü kısmı burada başlıyor. Büyükannem elinde kahve fincanlarını taşıdığı tepsiyle odaya girdiği andan itibaren, gerçekle yüz yüze gelmiş. Öldüğünü sandığı sevgilisi tam karşısında duruyormuş. Elindekileri, o şaşkınlıkla aniden yere bırakıvermiş. Sevdiği adam onu tanımış. Fakat, eşinin yanında onu tanımazlıktan gelmiş. Bir an bakışmışlar ve büyükannem oradan ayrılmış. İzini kaybettirmiş. İtalya ya yerleşmiş.

O günden sonra, yıllarca bu acıyı içinde saklı tutabilmek adına yüreğine karşı koymuş. İşte o genç kızın hüzünlü hikayesi bu. Ona, ikinci dünya savaşının armağanı bu hikaye. Bu yüzden büyükannemin yaşadığı hüsrandan sonra, aşkların hep mutlu bitmesine inandım. Ve her zaman gondoluma binen insanlara, mutsuz biten hikayelerimin sonlarını anlatmadım. Kendi düşlerinde şekillendirsinler istedim. Hiçbir aşk, benim gözümde hüzünle bilmemeliydi dedi.

Hayatındaki en önemli ayrıntıları anlatmıştı Gondolcu Adriano. Gözleri buğulanmıştı. Adriano’ya farkında olmadan özel hayatıyla üzmüştük. Fakat, o mutluydu. Ardından büyükannem iyi ki büyük babamla tanışmış. Yoksa ben size bu hikayeleri anlatamazdım demişti.

Çok geçmeden bu hüzünlü hikayeden bizim gibi o da kendini toparladı. Ardından çocuklarımıza seslenip hazırlanın şimdi bakın Rialto köprüsünden geçeceğiz demiş ve kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum. Bunun nedeni Rialto köprüsünü geçerken hiç konuşmazsak dilediğimiz dilekler oluyormuş denmişti bize bir zamanlar. Demek ki eşim ve bende hiç konuşmadan geçmişik ki tekrar Venedik te ve Adriano nun yanındayız. Grand Canal üzerindeki Rialto Köprüsüne yaklaştıkça tatlı hayallerle mutluluk dağıtması bollaşıyordu. Küçük kızım yine her zamanki afacan haliyle yerinde duramıyordu. Yanımızdan geçen bir gondoldaki çifti öpüşürken görünce kıkırdamaya başladı. Ardından şaşkınlıkla gülerek Aaaaa öpüşüyorlar dedi. Ondan üç yaş büyük olan oğlum sinirlenmiş, o tarafa bakma çok ayıp diye onu uyarıyordu. Kızımın bu olayına biz gülerken gondolcu Adriano’nun Venedik kanalları içerisinde gondoluyla ne kadar mutlu olduğunu yüz ifadesinden anlıyordum. Venedik’e ve gondoluna aşıktı.

O gün bir süre gezdikten sonra gondoldan ve Adriano’dan ayrılma zamanı gelmişti. Otuz yıldır Venedik kanalları içerisinde kendi kurduğu bir dünyada yaşıyordu. Aşkın insanlara nasıl mutluluk getirdiğini anlatarak.

Gitme vakti geldiğinde eşimle içimizde garip bir heyecan oluşmuştu. Aşk sihirbazı Gondolcu Adriano’nun gondolundan indiğimiz andan itibaren hiç bilmediği, tanımadığı yeni aşıklara, yepyeni bir hayat sahnesi sunmak için gondolunu hazırlarken bıraktık onu. Belki bir gün yine gideriz. Çünkü, Rialto köprüsünden geçerken yine konuşmadık….

Yazan : Melodi AKÇAY

Sitelerim: En Yeni Yemek Tarifleri En Yeni Dantel ornekleri Not Defterim