payday loans Car insurance

ANILAR

ÇAY ŞEKER VE AY ÇÖREĞİ

Yayın Tarihi: 24 Haziran 2009 Çarşamba Saat: 7:14

ÇAY ŞEKER VE AY ÇÖREĞİ

Nihayet uzun yağmurlar sonucunda güneşli bir günde kirazlarımızı toplamıştık. Dünyaya gözümü açtığım andan itibaren bir çiftçi kızı olarak, kiraz ağaçları hayatımda önemli rol oynadı. Kiraz ağaçlarının çiçek açmasını, çocukluğumdan beridir her sene dört gözle beklerdim. Bu eşsiz manzara karşısında, kendimi bir masal ülkesinin prensesi gibi hisseder ve hafif bir rüzgarda dallarından düşen kiraz çiçekleriyle yeni duygulara yol alırdım.

İlkbahar zamanı kiraz ağaçlarını kurtlanmasın diye ilaçlamaya gelirken, her birinin gövdesine sarılarak o senede verecekleri kirazlar için onlara teşekkür ederdim.

Kiraz toplama zamanı gelmiÅŸti. Sabahın erken bir saatinde güneÅŸ yeni doÄŸmak üzereyken, cıvıl cıvıl ötüşen kuÅŸlar eÅŸliÄŸinde onca uÄŸraÅŸ ve onca bakımlarımız sonucunda nihayet kirazlardan istediÄŸimiz verimi almıştık. O senede kiraz aÄŸaçlarımız yüzümüzü kara çıkarmamıştı. İşçilerle birlikte kiraz hasatını yaparken, yıllarca bir gelenek haline getireceÄŸimiz çay, ÅŸeker ve ay çöreÄŸi annemin o güzel lezzetli elleriyle, neÅŸeli bir ÅŸekilde aÄŸzında mırıldandığı ” Bir dalda iki kiraz, biri al, bir beyaz” türküsüyle bize sunulmaya getiriliyordu.

Öğlen vakti gelmişti. Çimenlerin üzerine kimimiz uzanmış, kimimiz oturmuş yorgun bir haldeyken, kurt gibi acıktığımızı fark ettik. Küçük yeğenlerim annemin üzerine doğru yemek geliyor diye dörtnala koşmuşlardı hiç unutamıyorum. Samet ile Mehmet bizlerle büyüyorlardı. Annemin elindekilerin çay, şeker ve ay çöreği olduğunu görünce, o gülen heyecanlı suratları bir anda asılıvermişti.

Annem, torunlarına eğer bunları beraber yersek yarın onlara yapacakları el arabası konusunda yardım edebileceğini söyleyerek, onları tatlı bir dille ikna etmişti. Annemim ikna yeteneği oldukça kuvvetliydi. Bize aşıladığı düşüncelerini, torunları üzerinde de bizlerin üzerinde geliştirdiği metodlarla çok iyi başarıyordu. Sanırım şimdi annemi anne olunca daha iyi anlıyorum. Sevgi ve şevkat dolu yaklaşımıyla herkesi etrafında toplamayı başarırdı. O gün kiraz ağaçlarının dallarının arasından sızan güneşle, gelen sımsıcak çay, şeker ve ay çöreği eşliğinde hoş vakitler geçirmiştik.

Bir yandan dalından tane olarak kopardığımız mis gibi kokan kirazları yiyor, diğer yandan da sepetlere koyuyorduk. O gün neredeyse hepimizin karnı ağırdı. Karnımızdan gelen seslere dayanamıyorduk. Bu duruma alışkın olmamıza rağmen, karnımızı sıkmaktan yorulmuştuk. Annemin getirdiği ay çörekleri karnımızdaki bu boşluğu ve acı hissini bir anda bastırmıştı. Fakat, akşama varmadan hepimiz ishal olduk. Tuvalet yoluna yetişebilmek için canhıraş halde sırasıyla, başımıza gelen bu olayın bitmesini bekliyorduk. Kahkahalarımız o gece evimizden hiç eksik olmadı. Kazara tuvalete yetişemeyen olursa onu yarı yolda yakalıyor, karnımız çatlayacakmışçasına kadar gülüyorduk.

Kiraz mevsiminde bu tür iş kazaları hep başımıza gelirdi. Haziran ayı ailecek paylaştığımız güzel ve nadir anlardan birisiydi. Senelerimiz bu mutlu aile tablosunun neşe içerisinde geçirdiği güzel günlerle, anılarla doluydu. O seneden sonra, nice seneler hep beraber olduk. Bundan beş yıl öncesinde, artık evli bir bayan olarak iki ablam gibi bende annemlere bir torunla eve gelmiştim. Yıllar boyunca alışkanlık haline getirdiğimiz çay, şeker ve ay çöreği eşiliğinde kirazları toplarken, kardeşler olarak hala çocukluk günlerimize dönüyorduk.

Samet ve Mehmet artık birer genç delikanlıydılar. Kiraz toplama geleneği bir meşale gibi nesilden nesile elden ele geçiyordu. Aramızda kuvvetli bir aile bağı vardı. Sonradan aramıza katılan eniştelerim ve yengelerimde bizlere kolay uyum sağlamışlar, hatta bizlerden daha çok bu aileye sahip çıkmışlardı.

Bugün, beş yaşındaki kızım ve eşim ile birlikte çocukluğumun geçtiği köyüme evime dört mevsimden bir an önce gelmesini beklediğim, kiraz mevsimine kiraz toplamaya gidiyoruz. Büyürken hissettiğim duyguların değişmeyeceğini, içimde öyle olduğu gibi saklı kalacağını sanıyordum. Fakat, köy yoluna vardığımızda kendimi buralara bu denli yabancı hissedeceğim aklıma gelmemişti. Geçmiş, bir toz bulutu gibi gözlerimin önünden geçiyor; fakat, içimde beni buralara yabancılaştıran bir hava hakim olmaya çalışıyordu. Bir an beni bu denli yaşadığım yerden soğutan şeyin, yedi yıldır şehirde yaşamam olup olmadığını düşünmeye başladım. Cevabı bu olamazdı. Yedi yıllık evliydim. Nerdeyse yedi yıla yaklaşan bir zamandır her haziran ayında tüm aile, aramıza katılan gelin, damat ve torunlarla birlikte burada buluşuyorduk.

Evime yaklaştığımız bir sırada Samet içten gülümsemesiyle – teyzeciğim hoş geldiniz diyerek bizi selamladı. Bir sene sonra onun yüzünü görmek, bir anlık girdiğim bu buhrandan beni kurtarmıştı. Bizde gelince tüm aile tamamlandık. Hepimizin neşesi yerindeydi. Bir kiraz hasat mevsimine daha hazırdık. Takım tamamlanmıştı. Bütün bu hissettiklerime rağmen kiraz ağaçlarını görünce neşem birazda olsa yerine geldi. Kiraz ağaçlarında beni onlara doğru çeken bir şey vardı. Anlaşılması güç ama, sanki onlarda şeytan tüyü vardı.

Ablamlar ve ağabeyimler bende bir tuhaflık olduğunu sezmişler ve sanki hep bir ağızdan anlaşmışlar gibi, bana sıkıcı olmaya başlamışsın dediler. Onlarla olan konuşmalarımda onlara gayet kendimden emin bir tavır takındığımdan ve geldiğimden itibaren artık kendimi üstün görme gibi bir tavırla yaklaştığımdan bahsedip, bu halimden şikayetçi olduklarını vurguladılar. Şehir hayatının beni değiştirdiğini düşünüyorlardı. Oysaki ben değişmemiştim.

KardeÅŸler arasında buz gibi esen soÄŸuk fırtınaları sezen annem, yine her zamanki gibi olaya el koyma çabası içerisindeydi. Üzgün, mutsuz ve kırgın insanları etrafında görmek istemezdi. Kiraz aÄŸaçlarının gölgesi eÅŸliÄŸinde soÄŸuk bir tavırla otururken, annem elinde kocaman bir tepsiyle çay, ÅŸeker ve ay çöreÄŸinden oluÅŸan ve aÄŸzından hiç eksik etmediÄŸi ” Bir dalda iki kiraz, biri al, biri beyaz” türküsünü mırıldanarak bizlere doÄŸru geliyordu. BulunduÄŸu ortama neÅŸe kaynağı olan bir yapıya sahipti. Sert görünüşünün altında her zaman kapısı daima açık olan sığınılacak bir liman yatardı.

- Haydi! Bütün işçiler, çocuklar şimdi çay, şeker ve ay çöreği zamanı derdi.

Birer genç delikanlı olan Samet ve Mehmet ay çöreğine hala yanaşmıyorlardı. Annem, elleriyle çalışanlar dahil hepimize semaverden sımsıcak çaylarımızı dökerken, yüzündeki mutluluk evlatlarıyla bir arada olmanın mutluluğuydu.

Yenmeye başlanan ay çöreklerinin kokusunu hissettiğim an midem bulanmaya, başım dönmeye başladı. Ablam aniden – Sen hamilesin diye herkesin içinde bağırdı. Yanaklarımdan şakaklarıma kadar giden ateşi hissettim. Utanmıştım. Fakat, ablam haklı olabilirdi. Bundan on yıl öncesinde, yine kiraz hasat mevsiminde annemin çay eşliğinde getirdiği ay çöreklerini ablam görünce midesi bulanmış ve bir müddet sonra ablamın hamile olduğu anlaşılmıştı. Ve, dünyaya gelen yeğenim Ahmet’te, Samet ve Mehmet gibi çay, şeker ve ay çöreğinden oluşan bu üçlüden hoşnut değildi.
Benim durumunda, belki o an bir tahmindi ama, olasılıkların her zaman gerçekleşme ihtimali vardı. Bu kadar benzerlik, beni şaşırttığı kadar herkesi şaşırtmıştı. Babam ve annem yani herkes varlığını bilip bilmediğimiz bir can için seviniyorduk. Ertesi gün köyümüzdeki sağlık ocağına ablamın zoruyla götürülünce, hamile olduğum anlaşıldı. Bir bebeğim daha olacaktı. Ve köyüme gelirken içine girdiğim bir anlık bu buhranın sebebi böylece çözüme kavuşmuştu.

Şimdi, sanırım bir tane daha çay, şeker ve ay çöreğini sevmeyecek olan, bir can daha dünyaya gelmek üzere.

Yazan : Melodi AKÇAY

Etiketler:

NAPOLİLİ BALIKÇI TONİ MANCİNİ VE BEN 2. Bölüm

Yayın Tarihi: 18 Haziran 2009 Perşembe Saat: 8:36

BU YAZININ ÖNCESİ İÇİN TIKLAYIN

NAPOLİLİ BALIKÇI TONİ MANCİNİ VE BEN 2. Bölüm

Toni Mancini benim için bir deha ve gizli bir hayatın açılan kapısıydı. Bundan hiç kuşkum yoktu. Bu yüzden ona güveniyordum. Bana karşı ilgisine benim tarafımdan bir türlü karşılık bulamamıştı. Fakat kararlı ve bu duruma meydan okuyan bir tavrı vardı. Bu konuda beni hiç zorlamadı. Çünkü her şey ve arkadaşlığımız yolunda gidiyordu. Bende, o da aramızda bizi birbirimize bağlayan bağın, sonsuza kadar bu şekilde sürmeyeceğini bir gün aşk konusunda yollarımızın kesişeceğini ikimizde biliyorduk. Bu konuda yanılmayacaktım. Arkadaşlığımızı aşka dönüştürmeden önce Toni Mancini bilmediğim şeyleri öğretiyor, kendimi geliştiriyordum. Hukuktan mezun olmasına bir sene vardı. Bir yandan aile mesleği balıkçılık, diğer yanda hukuk her ikisini de hayatında yer vermek istiyordu. Bazen onunla senin gibi şakacı, küstah ve yerinde duramayan biri nasıl olacakta avukatlık yapacak diye dalga geçerdim. Bana güler ve hep aynı cevabı verirdi. Bir insanın amacı varsa, bu şansı değerlendirebilecek kadar güçlüdür demektir derdi inatla. Bir süre gözlerimin içerisine baktıktan sonra bak! göreceksin, nasıl avukat olacağım der ve sözlerinden hayatında hep olacağımı anlardım.

Bana birçok konuda yardımcı olmuştu. Yabancı bir ülkede oda benim gibi yabancıydı, fakat burası onun dünyasıydı. Benim dünyam ailemin yanıydı. Bir gün bu ülkeden gidecektim. Buraya belirli bir amaç için gelmiştim. Biriktirebildiğim kadar paralarla buralarda fazla kalmadan ülkeme dönecektim. Fakat olmadı. Bir buçuk sene boyunca hasret dolu geceler geçirdim. Bu süre zarfında tek bildiğim, tek inandığım kelime hasret oldu. Bana bu konuda hiç kimse yardımcı olamıyordu. Çalıştığımız fabrikadan kolay izin verilmiyordu. Almanya’daki yaşamımdan memnun olmamaya, ruhen bozulmaya başlamıştım. Beni mutlu eden Toni’nin yanında bile derin düşüncelere dalıyordum. Hasretlik bedenen ve ruhen çöküntü yaratmıştı üzerimde. Bir hafta sonra Toni, hukuktan mezun oluyordu. Ailesiyle ve sevenleriyle birlikte mezuniyetinin şerefine eğlence düzenlemişti. Onunla olmaktan ne kadar mutlu olsam da, artık hiçbir yerde fazla kalamıyor, mutlu aile tablosu beni incitiyordu. Toni’yi en mutlu gününde yalnız bırakacak ve davetine eşlik etmeyecektim. Bu konuda karalıydım. Yoğun duygular altında onun gecesini berbat edebilirdim. Beni delicesine seven bu adam, bir gün iş çıkışı aniden karşıma dikildi. Korkunç bir öfkeyle
– Böyle davranmaya devam edersen sana hiçbir konuda yardım edemem. Seni anlamıyor değilim. Sen, benim hayatımsın ve hayatımın içinde sana daima yer var diyerek elindeki ceketini omzuna atarak her ne olursa olsun seni bekliyor olacağım diyordu.
İlk defa kibirli ve şakacı bu adamın bu kadar sinirli halini görmüştüm. Beni o kızgınlıkla kendime getirmişti.

Bir hafta sonra güneş batmak üzereyken partisinde oldum. Beni sımsıcak bir gülüşle karşıladı. Bir an bile tereddüt etmeden belime sarıldığı gibi dans etmeye başladık. O kadar saftı ki, benden vazgeçeceksin diye çok korktum dedi üzgün bir tavırla. Dansımızı yarıda keserek elimden sıkıca tuttuğu gibi, beni evlerinin salonuna götürdü. Ve, ceketinin cebinden çıkardığı bir adet uçak biletiyle beni şaşkına çevirdi. Benim için izin almıştı. Gözlerinde sevincin yanında buz gibi bir ifade taşıyordu. Ses tonu titriyordu. Birden gülümsemeye, ardından ağlamaya başladık. Gözlerimizden akan gözyaşları mutluluğun habercisiydi. Masaya bıraktığı içkisinden bir yudum alarak
– Hadi ülken ve ailen seni bekliyor. Şimdi gitme zamanı diyerek bu kibirli adam bir kez daha yüreğimi okşamıştı.

Sevincimi gördükçe mutlu oluyor, fakat yüzüne yansıyan endişesini ne kadar umursamamaya çalışsa da belli ediyordu. Defalarda boynuna sarılıp ona teşekkür ettim. O geceyi ben sevinç içerisinde geçirirken, Toni bir daha dönmeyeceğim korkusuyla ara sıra gülümseyerek, ara sırada da hüzünlü gözlerle bana bakarak eğleniyor gibi davranıyordu. Beni kaybedeceğinden çok korkuyordu. Toni’ye bu konuda söz veremiyordum. Bu durum belki girdiğim bu amansız hayatsız mücadelesinden pes edebilir ve ailemin yanında kalabilirim düşüncemden kaynaklanıyordu. Bu düşüncelerle ona yaklaşamıyor, hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum.

Ertesi sabah beni ülkeme yolcu etmeye gelmişti. Hiç kıpırdamadan gözlerimin içerisine bakıyor, geri geleceğin günü sabırsızlıkla bekleyeceğim diyordu. Toni Mancini’nin bana yapmış olduğu sürprizi, geri dönmem için yeterli bir sebepti. Beni uğurlarken son bir kez arkasına dönüp baktığında yüzündeki gülümseme kaybolmuştu.

Ülkeme ve ailemin yanına binbir sevinç içerisinde geldim. Sanki bir hayal dünyasındaydım. Annem ve ağabeyimle bir buçuk senenin özlemini doyasıya çıkardık. Birçok konudan konuştuk. Fakat onlara daha söyleyecek çok şeylerim vardı. İçimde nasıl bir duygu olduğunu artık biliyordum. Uçağım İstanbul’a iner inmez Napolili Balıkçı Toni Mancini’yi sevdiğimi anladım. Bu konuyu ailemle paylaştım. Tepki göreceğimi hiç düşünmemiştim. Ve onlardan beklediğim kadar büyük bir olgunlukla beni karşıladılar. Onların onayını almış olmanın huzuruyla, iki gün sonra Münih’e geri dönecektim. Ağabeyime küçük bir tekne alabilecek kadar para biriktirememiştim ama, kendi istediği bir şeyi alabilecek kadar, ona paramı mutlulukla emanet ettim. Benim güzel, cesur ağabeycim. İki gün boyunca ailemin yanından hiç ayrılmadım. Almanya’ya gitme vaktim yaklaşmıştı. Annem derin derin nefesler alıyor, bin tembihler içerisinde beni yolcu etmeye hazırlanıyordu. Yanlarında bir buçuk senenin hasretini geçirebilecek kadar kalamamıştım fakat, o güzel yüzlerini görmek, artık bu hayat yolculuğunda uzun bir süre bana yetecekti.

Bu kez trenle gittiğim Almanya ya, uçakla dönüyordum. Şimdi içimdeki boşluğu dolduracak adamın yanına gidiyordum. Kaderimde, benim Almanyalara gelip Toni’yi tanımak ve bu uğurda hayatla girdiğim mücadelem varmış. Almanya’ya vardığımda Napolili balıkçım beni karşılamaya gelmişti. Bana herhangi bir şey söylemeden sımsıkı sarıldı. Ve gülümsedi. Endişesi kalkmış, rahatlamıştı. Onun kibirli ve şakacı halini seviyordum. Bir anda ona kavuşmanın sarhoşluğuyla seni seviyorum dedim. Gözlerimi ondan alamıyordum. Toni Mancini önce elimden sıkıca tuttu ve gözlerime bakarak benimle evlenir misin? Dedi telaş içerisinde. Onu yeniden bulmuştum. Bu kez, duygularına karşılık verecektim. Bir buçuk senedir bizi birleştirmeyi bekleyen kader, havaalanını bekliyormuş meğerse. Hiç tereddüt etmeden bana dünyada tadılması gereken güzel duyguları yaşatan Napolili balıkçımın duygularına heyecanla karşılık verdim.

Beni Türkiye’ye uğurlarken ceketinin cebinden çıkardığı biletin yerinde, bu sefer bir yüzük vardı. Güzel duygularımla parmağıma takmasına izin verdim. Tirtir titriyordu. Gözleri benden başka bir şey görmeyecek kadar şaşkındı. İnanamamıştı bana. Sonunda teslim olmuştum onun aşkına. O şaşkınlıkla
– öyleyse hızlı hareket etmemiz gerekiyor demiş ve bir ay sonra Napolili Balıkçı Toni Mancini’yle evlenmiştim.

Bir amaç için geldiğim Almanya, hiç aklıma gelmeyeni yaşatmıştı bana. Tanrı biliyordu ki, ben buraya Toni’yi bulmak için gönderilmiştim. Onu ilk gördüğüm andan itibaren Münih’te kaderimin değişeceğini anlamıştım. Onun yanında güvende ve huzurluydum. Yıllar içerisinde beş çocuğumuz oldu. Almanya artık bizim yuvamızdı. Arkadaşım Toni en yakın dostum ve eşimdi. Toni, evliliğimizin ilk yıllarında birkaç sene avukatlık yaptı. Fakat bir gün Napoli’ye geri dönmek ve orada yaşamak istediğini söyledi. Hiç düşünmeden çocuklarımızıda alarak Napoli Capri’ye yerleştik. Arada bir çocuklarımızı Türkiye’ye ve Almanya’ya büyükanne ve büyükbabalarının yanına ziyarete gönderiyor, fırsat buldukça da ikimiz gidiyorduk. Aşkın vatanı olmayacağını Toni’yle evlenerek anlamıştım.

Toni ve ben Capri’de yine bir balıkçı halinde balık satarak, Toni’nin büyükannelerinden kalan üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla dolu evde oturuyor ve her ne dendir son zamanlarda bir huy edindi Balıkçı Toni, ara sıra geceleri küçük bir sandalla balık tutmaya denize çıkıyor. Bu gece evliliğimizin yirminci yılını kutlayacağız. Onun adına yazmış olduğum Napolili Balıkçı Toni Mancini ve Ben kitabımı armağan etmek üzere, her balıkçı eşi gibi bende eşim Toni’nin denizden eve geri dönmesini bekliyorum.

Yazan : Melodi AKÇAY

Etiketler: