| |
Ara 16

Hastanelere hiç yolunuz düştü mü?
Eminim ki bir ara; bulunduğunuz yerdeki hastaneleri sık sık arşınlamışsınızdır.
Canımızı ve sağlığımızı emanet ettiğimiz hastanelerden; bizlere gösterilmesi ve yapılması gereken tetkik ve davranışları beklediğiniz ölçüde görebiliyor musunuz peki?
Hastane, insanın kendi başına çözemediği sağlık problemleriyle ilgili başvurduğu, yardım beklediği en güvenilir kurumlardan biri değil midir?
Son zamanlarda hastaneye yolum çok sık düşer oldu. Bu süreç zarfında “böyle gelmiş böyle gider” felsefesinin ne yazık ki! hala birçok Devlet Hastanesinde değişmediğini görmekteyim.
Her hastanenin muhakkak her katında, o yağlı boyayla boyalı duvarlarında sadece; cam bir pano içerisinde asılı bulunan hasta hakları ile yazılan maddeleri okuyan ve bunları bilen var mı aranızda?
Küçüklüğümden bu yana hastaneye her gidişimde bu maddeleri okuyan, onları neredeyse ezbere bilen bir kişi olarak bu maddeleri çok iyi bilirken yıllardır duvarlarda asılı bulunan bu maddelerin evimde duvarımda asılı duran bir manzara resminden artık farksız olmadığını düşünmekteyim.
Nedenini sorarsanız? İşte size nedeni.
Sağlık Bakanlığı tarafından konulan o kuralların birçok hastanede uygulanmadığını, yok yok sözümü geri alıyorum; hiç uygulanmadığını sonunun mutlu bitmesini beklediğim hüzünlü bir filmin sahneleri gibi yıllardır izlemekteyim.
Fakat ne yazık ki; bu filmin sonunda gözü yaşlı değil, hastaneye her girip, çıkışımda hayret dolu bakışlarımla değişmeyen sistemi ve bu sistem içerisinde elini kolunu rahatça sallayarak gezen, dünya yansa umurunda olmayacak birçok personelle karşılaşma sahnelerini aaaaaa diyerek seyretmekteyim.
Bir çürük armut, bir kilo armut içindeki diğer armutları da çürütür. Bunu hepimiz biliyoruz. Diğer armutlarda çürük armutun yaşam standardına bazen istemese de uymak zorunda kalır. Önemli olan o çürük armutu diğer sağlam armutların arasından çekip alabilmek ve bu cesareti gösterebilmektir. Sağlık konusunda yıllardır bu cesareti gösterebilecek, insan hayatında önemli olan hastanelerdeki bu bozuk düzeni değiştirebilecek vicdanlı bir yürek görmedim.
Ama ne yapalım! Sistem oturmuş bir kere. Sen, ben, o değiştiremeyiz ki. Böyle gelmiş böyle gider felsefesi, “ya bu deveyi güdersin, ya da bu diyardan gidersin” felsefesini hastalara ve hasta yakınlarına istemeye istemeye benimsetilerek yoluna bulaşıcı bir virüs gibi devam etmekte ve insanları çaresizliğe doğru sürüklemekte.
Eminim hastanelere gittiğinizde orada beklediğimiz ilgi ile karşılaşmayan insan sayısı az değildir. Az diyene gülerim…
İlk önce hastanelerden ne bekliyoruz? Beklediklerimiz karşılaştıklarımızla birebir ölçüsü tutuyor mu? Diyerek bir vatandaş olarak sormak istiyorum.
Bu soruya kendi adıma öncelikle tam güven cevabını vererek başlamak istiyorum.
Peki! Benim hastane çalışanlarına ve personellerine karşı güvenim umduklarımla örtüşüyor mu?
Oraya gittiğimde birçok pervasız davranış, düşünce ve sözlerden sonra aklımda birçok soru işaretleriyle birlikte evime dönerken, bir gün yine mutlaka hastaneye yolumun düşeceğini bildiğim halde “Allah bir daha düşürmesin ve eksik etmesin” sözünü bana sarf ettiriyorsa, gittiğim hastanelerdeki personelin güveninden şüphem var demektir.
İkinci beklentim. Tetkiklerim emin ellerde, araştırılarak bilinçli bir şekilde tam olarak yapılıp hastalığın teşhisinin konulup ona göre tedaviye başlanması.
Peki! Devlet hastanelerinden herhangi, birine başvurduğumda beni tedavi edecek olan doktorun tam olarak tetkik araştırması içine girmediğini görüyor, bana hastalığın teşhisi ile gerekli ve yeterli bilgiyi ağzını açmakta direnen, ben sormadan hastalıkla ilgili bir şey konuşmayan sadece önündeki reçeteye bakarak acaba ne yazayım diye düşünen, başı daima önde duran, konuşmakta zorluk çeken doktorlardan duyamıyor ve göremiyorsam üstüne üstük hastalığın teşhisi sonucunda hastaya verilen ilaçların yan etkileri konusunda birçok doktorun yazdıkları ilaçlar hakkında yetersiz ve bilgisiz kaldıklarını görüyorsam, bazı doktorlara ve hastanelere güven yoksunluğum da bu yüzdendir.
Ayrıca hastanelerdeki bu hasta kalabalığı doktorları muayenehane açmaya ve hastaları da o muayenehanelere para karşılığı zorla mecbur bırakılarak götürmeye sevk ediyorsa, bu sistemde düzeltilmesi gereken birçok bir yanlış var demektir.
Muayenehanesine gittiğim doktor beni orada bir kral edasıyla karşılıyor ve ayağa kalkarak elimden tutup selamlıyorsa, hastanede neden tanımadığını muayenehanesinde bana gösterdiği o ihtişamlı karşılama seramonisini neden hastane poliklinik odasında yapmadığını sormak istiyorum. Birçok sebep vardır.
Neymiş efendim hastalar çok kalabalık herkesin elini sıkıp kalkamaz, herkesle tokalaşamaz, o zaman vakit kaybı olur. Böyle bir beklentimizde yok ki. Tamam orasını anladık ta; güler yüz, azcık ilgi alaka vakit kaybı olur mu acaba ?
Bu sorunun cevabını tabiî ki ben ve benim gibi birçok hastaneye başvuran kişi biliyor. Bu saklanılamaz, görüneni fakat; göz ardı edilen ve hep edilmek istenen bir gerçek.
Para her kapıyı belki açmıyor ama; burada hiç olmazsa birçok doktorun o poliklinik odasında suskun olan ağzını bir anda açıveriyor ne yazık ki. Nedendir acaba ?
Cevabı para tabiî ki biliyorum. Ama diğer yandan da doktorların Hipokrat Yemini ettiklerini unutmuyorum. Ben unutmuyorum da, onlar nasıl unutuyor? Onu onlara ve sisteme bu soruyu soruyorum.
Hastanelerde çalışan doktor, hemşire, hizmetli, memur ve güvenlik görevlisi personellerinin birçoğunun hasta ve hasta yakınını karşılama bakımından yetersiz ve vicdani duygularını yitirilmiş buluyorum.
Hastanelerde kraldan çok kralcı kesilen felsefeci görevliler hakim.
Taşeron firmalar tarafından çoğu hiçbir eğitimden dahi geçmeyen, tanıdık vasıtasıyla işe alınan birçok hizmetli, hasta bakıcıların yetersiz kaldığına birebir şahit olmuş biri olarak kendimi ve hasta yakınımı hastaneye emanet ederken aklımda binbir korku dolu soru oluşuyorsa, o duvarda yazılı maddelerin içeriğinin yıllardır boş olduğunu sadece göz boyamacadan başka bir şey olmadığını biliyor, görüyor ve birebir yaşıyorsam hastanelere duyduğum güven eksikliklerimden bir tanesi de bu sebeplerdir.
Böyle düşündüğüm için suç bende mi acaba? Yoksa beni böyle düşünmeye zorlayan sistemde mi?
Ama ne yapalım ki, zorlu hayat şartları mecburen, elimiz mahkum bir şekilde duyduğum güven eksikliğimi güvene çevirmek zorunda kalıyor. Her güvene çevrilişinde, ha düzel di, ha düzelir, belki de düzelmiştir diye düşündüğümde mızıkçılık yapan ben olmadığım halde polyannacılık oyunundan ekarte edilip dışarı atılmış oluyorum. Çünkü sistem öyle istiyor.
İsyan ettiğin bunun yanlış olduğunu söylediğin hayır böyle yapamazsınız, böyle davranamazsınız siz doktor, siz hemşiresiniz. Hatta en önemlisi sizin bu kimliklerinizden önce ve öte gelen bizlerle örtüşen insan diye bir sıfatınız var diye söylendiğim anda hastaneyi kendi malı sanıp işin içinde üzerine çullanan güvenlik görevlileriyle uğraşmakta var.
Yani hastaneye dertli gidip derdin üzerine dert almakta var. Yani hastaneler çoğu hastane personelleri tarafından parsellenmiş durumda. İsteyen istediği ciriti volta şeklinde atıp hastane koridorlarında istediği hükmü sürüyor.
Denetlemelerde göz boyamaca. Üst makam görev yerini ve görev saatini terk ettiği anda, geminin dümenine geçen çok oluyor.
Belindeki copa ve üstündeki üniformaya güvenen birçok güvenlik görevlisi üstlerinden aldığı emirle ve bunun yanında kendi insiyatifleriyle görev yaptıklarını , insanlara hizmet ettiklerini zannetmekte.
Bir vatandaş olarak doktorların odasından her hasta çıkışında asık suratlı, üzgün, beklediği ilgi ve alakayı görememiş, yaka silken, bağıran, çağıran insanlar görmek istemiyorum. Siz ne dersiniz?
İşte okuyucular; şimdilik sağlık sistemimiz konusunda siz söyleyebileceklerim bunlar. İnsanın nerede bu devlet, nerede bu düzen diyesi geliyor. Çok izledik televizyon ekranlarından nerede bu devlet, nerede bu millet diye serzeniş şeklindeki seslenişleri. Peki bu imdat yardım feryadlarını duyan oldu mu?. Vallahi benimde nerede bu devlet diyesim geliyor artık. Hayatımda hiç böyle bir sözü söyleyeceğim aklıma gelmezdi. Ama dedim ya hayat. İnsanı yakıp yakıp küle döndürüyor. Sonra bu hissettiklerimin hayatla bir ilgisi var mı diye sorguluyorum. Hayat burada en masum olanımız olarak kalıyor. Ne gelirse başımıza yine bizden; insanoğlundan geliyor.
Oraya gidiyoruz, makam ve fors sahibi kişiler tarafından ekarte ediliyoruz. Buraya gidiyoruz; dinlenmiyoruz, sindiriliyoruz, sustukça başımızı daha da öne eğiyoruz. Aman bir şey olmasın, aman uzak duralım diyoruz. Diyoruz da değişen bir şeyler görebiliyor muyuz? Böylece ensesine vur ekmeğini al konumunda olan insanlara dönüşüyoruz.
Günbegün vicdanını yitirmiş insanlarla karşılaşmak yaşamın gittikçe insanlar için daha da zorlaşacağını bir alamet olarak gözümüze soka soka gösteriyor. Ama ne yazık ki biz insanlar bizim başımıza gelmeyecek sanıyor ve bu durumu görmüyoruz.
Zorla görev yapan, sadece sallarım elimi alırım maaşımı felsefesi güden insanlarla karşılaşmak, ve bunların vicdanlarını yitirmiş olarak görmek; hala bu zamanda bile insanlığını kaybetmemiş bir birey olarak beni utandırıyor. Riyakar yüzler, riyakar sözler ne kadar da dolu etrafımızda. Üstelik bu kişilerin birçoğunun sağlık görevlilerinden olması, bilhassa yerinde görerek ve bilerek yaşamak canımı iyice acıtıyor. İnsan hayatı ve bir can kurtarma, bir canı yeniden yaşama bağlama ile görevlendirilmiş bu kişilerin birçoğunun görevlerini yerine getirirken gönülden getirmediklerini izlemekteyim. Aman şu hastaya bakalımda, bir an önce bir fincan kahve içmek isteyen, ve odasında televizyon seyretmek isteyen işimiz bitsin diye söylenen hemşirelerin benim ülkemde var olduğunu bilmek ve görmek sağlık sistemimizin ne kadar da düşünülesi bir durumda olduğunu gösteriyor benim için. Bilmem ya sizin için?
Yazan : Melodi AKÇAY
Kas 14

Dede Korkut hikayelerinin yaratıcısı. Korkut Ata adıyla da anılan kutsal bir oğuz ozanıdır. Yaşadığı dönem ve yaşantısı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Hikayelerinden kerametler gösteren, gaipten haber veren yarı tarih, yarı destan kahramanı, bir Türk ihtiyarı olarak tanınmaktadır. Türk Edebiyatının orta dönemindeki en güzel nesri Dede Korkut hikayeleridir. Bu hikayelere “destani hikaye” demek daha doğru olur. Bunlarda Oğuz halkını inançları, yaşantıları, tutkuları, savaşları, özellikle dil yetenekleri yer alır. Dili 14. yüzyıl Anadolu Türkçesidir.
Dede Korkut hikayeleri hiç şüphesiz Türk Edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Hikayelerin genel karakteri bunların eski bir destandan kopmuş olduğu kanısını uyandırmaktadır. Oğuzların Anadolu’ya gelirken beraberlerinde getirdikleri sözlü destan kaynakları ile yeni olayların birleşmesinden elimizdeki yazılı hikayeler doğmuştur. Bu hikayeler; dil, edebiyat, folklor, etnoloji, tarih ve etnoğrafya bakımlarından eşsiz bir nitelik taşımaktadır. Nazım’la nesir bir aradadır. Şiirli, derin, temiz bir halk Türkçesi, halk felsefesi, töresel inanışlar, çıplak doğa güzellikleri, aile bağlılıkları, çocukların eğitimi, su, ağaç, at ve kuş sevgisi, devlet büyüklerinin yüce adalet duygusu, Türk ulusunun tüm uluslara örnek olabilecek erdemleri, gözleri gönülleri doyuran bir güzellikle anlatılır. Türk kültürünün baş eserlerinden sayılır.
Dede Korkut’tan bir savaş tasviri;
“Gümbür gümbür nekkareler döğüldü; burması altın, tunç borular çalındı. Ol gün, ciğerinde olan er yiğitler belirdi. Ol gün muhannetler sapa yer gözetti. Ol gün bir kıyamet savaş oldu, meydan dolu baş oldu. Başlar kesildi top gibi. Şahbaz atlar yüğürdü, nalı düştü. Ala ala gönderler süsüldü. Kara Polat öz kılıçlar çalındı, yalmanı düştü. Üç yelekli kayın oklar atıldı, temreni düştü. Kıyametten bir gün ol gün oldu”.
“Kitab-ı Dede Korkut”; olarak bilinen bu hikayeler 12 tanedir. Bir de önsöz vardır. Önsözde Dede Korkut’un efsanevi kişiliğinden söz açılır, sonra hikayeler geçilir. Dede Korkut Hikayelerinin her biri başlı başına bir bütündür. Dede Korkut, her hikayenin sonunda ortaya çıkarak Oğuz beyleri ile boyları üzerinde kopuzla söylediği dualı destanlarla hikayeyi sona erdirir. Hikayelerde “ İçOğuz- TaşOğuz ”, “ Dirse han Oğlu Buğaç ” oğuzların iç savaşlarını “Tepegöz” “ Deli Dumrul ” doğa üstü kuvvetlerle savaşı; “ Bamsı Beyrek ”, “Kanturalı” birer aşk macerasını, diğer altı hikaye Oğuz beylerinin kuzey ve batıdaki düşmanlarla savaşlarını anlatır. Olaylar Azerbaycan, Kafkasya, kuzey ve doğu Anadolu bölgesinde, Müslüman Oğuzlarla Hıristiyan komşuları Gürcüler, Trabzon Rumları arasında geçer.
|
|
Son Yorumlar