Reklam :
GERÇEK BİR YAŞAM HİKAYESİ
                GERÇEK BİR YAŞAM HİKAYESİ
Yıllar öncesinde onu tanıdım. Uzun süren bir dostluktan ibaretti bizim sevdamız. Onu tanıdığımda daha yenilmemişti hayata. Hayatın ağır yükünü kaldırabiliyordu omuzlarında. Umutları terk etmemişti onu. Taki yatağa ve birilerine mahkum kalıncaya kadar. Eziliyordu artık hayatın ağır yükü altında. Sevdikleri teker teker düşüncelerinde vazgeçmişlerdi ondan. Bir tek ben kalmıştım geçmişten.
Sevgili dostum, en çok hayata kızıyordu. Hastalığını ilk günden kabullenmişti de, bir sevdiklerinin, birde hayatın yaptıklarını kabullenemiyordu. Umutları vardı hala. Ne kadar yatağa bağımlı kalsa da kaybetmek istemiyordu. İnatla savaşıyordu hayatla. Hayata, bana yaptığın her şeyi kabul edebilirim, ama; umutlarımı benden alma diyerek yalvarıyordu. Muhtaçtı umutlarına. Tek yaşama kaynağı umutlarıydı onun. Umutlarıyla yeni dünyalara gidiyor, orada sevdikleriyle birlikte yeni bir yaşam kuruyordu kendine. Yatağa bağımlılığı başladığından bu yana, ağzından isyan kelimesi çıkmadı. Allaha şükürlerini bir tek gün eksik etmedi. Onun kızdığı bu bozuk dünyaydı. Engelli ve hastaydı artık, bunu biliyordu. Engelli olmasına da üzülmüyor ve kızmıyordu. Bilmediği ve anlam veremediği tek şey hayatın engelliler için, yaşamaya uygun bir düzende olmamasıydı. Her günü, her anı ve her saniyesi yatağa ve başkalarına bağımlı olarak geçiyordu. Koskoca dünya içerisinde ufacık bir yer kalmıştı kendine. O ufacık yer onun dünyasıydı. Sevgiyle büyütüyordu umutlarını burada. Her gün yeni bir umut dercesine, merhaba diyerek selamlıyordu sabahı. Bazen, bir kuşun kanadına konduruyordu umutlarını, hayata götürsün diye.
Pencereydi artık hayatı. Yağmurun ve rüzgarın sesini, o pencerede duyabiliyordu. Teninde hissettiği günler çoktan geride kalmıştı. Hissetmek istiyordu onları ama engeller buna izin vermiyordu. Karın, lapa lapa yağışını bu pencereden seyrediyordu. Kar tanelerinden bir tanesi düşüp ıslatamıyordu dudağını. Çok sevdiği çiçekleri dalında göremiyor, hayvanları doya doya sevemiyordu. Hayat uzaklaştırmıştı onu sunduklarından. Tıpkı sevdikleri gibi. Sanki, hayat ona yaşama diyordu. Ama; o inatla sarılıyordu hayata. O pencereden hayaller kuruyor, yitip gitmek üzere olan umutlarını yeşertiyor, uçup giden kuşlara arkadaşlık ediyordu. Bir odadan ve yataktan ibaretti yaşamı. Penceresinin karşısında kurumuş bir ağaç vardı. O, onun gibi kurumak istemiyordu. Konuşuyordu ağaçla, üzerine konan ve yuva yapan kuşlarla. Dostumda, bulunduğu odadan bir anda çıkıp yuva kuruyordu o ağaçta. Hayal değildi kurduğu yuvası. Özgürlüğe ilk adımıydı. Umutlarının tükendiğini hissettiği anlarda sığınıyordu yuvasına. Kuşlar terk etmemişti kuruyan ağacı. En çok buna seviniyordu. Çünkü görebileceği sadece o ağaç ve sınırlı gökyüzü vardı. Belki de penceresine konan kuşlardan birisi söylemişti diğer kuşlara. Burada yalnızlığa yenik düşmek ve umutlarını kaybetmek üzere olan bir kalp var diye. Bu yüzden geliyorlardı belki de. Kim bilebilir?
Dostumla yatağa bağımlı hale gelmeden önce yaptığımız sohbetlerin birinde, gerçek hayatta yaşanan bir hikaye anlatmıştı bana. Bu gerçek hikayeleri anlatan bir kitaptı. Tıpkı benim dostumun hikayesi gibi, benzer yanları vardı. Şimdi bu gerçek hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Hafızamda kaldığı kadarıyla.
Â
Â
Â
Â
Â













