MUZAFFER TEYZE VE OTELİ

ANILAR, GENEL, HİKAYE Yorum Yok »

Güzel bir haziran sabahıydı. İstanbul’da iş ve işçi bulma kurumuna müracaat etmiş ve sonunda burada bir iş bulmuştum. Yaklaşık bir aydır çorap imalat fabrikasında bu iş üzerinde çalışıyor, akrabalarımın yanında kalıyordum.

O güne kadar sıkıntılı günler geçiriyordum. Ne akrabalarımın yanında, nede İstanbul da mutluydum. Taşı toprağı altın denilen İstanbul’un her yerini gezmeye çalışarak kendimi avutmak, buraya alışmak için çaba gösteriyordum. Buraya ait olduğumu hissetmek istiyordum.

O günde halam Saliha ile birlikte bir tatil günümü değerlendirmek amacıyla, deniz kenarındaki çay bahçelerinden birine oturmuş; düşünceli bir haldeyken geride bıraktığım aileme ait anılarımı hatırlayarak; vapurlardan inip binen yolculara bakarak mutlu bir gün geçirmeye çalışıyordum.

Halam Saliha yeni aldığı bir pantolonu değiştirmek üzere yarım saatliğine beni yalnız bırakmıştı. Tek başıma, masama gelen soğuk bir şişe gazoz eşliğinde oturmuş, denizdeki martıları seyrediyor; halamın geri dönmesini bekliyordum.

Çay bahçesi çok kalabalıktı. Karşı tarafında sıra sıra dizilmiş, irili ufaklı oteller, çay bahçesini ortalarından geçen bir ana yolla ayırıyordu. Araba sesleri, insan sesleriyle karışıyor; ara sıra rıhtıma vuran dalga seslerine bırakıyordu yerini. Yan tarafımda birileri sessizce konuşuyordu. O tarafa doğru dönüp baktım. Yaşlıca bir bayan çay bahçesine oturmaya gelmiş olduğundan; fakat boş masa bulunmamasından dolayı garson tarafından benim bulunduğum yere doğru yönlendiriliyordu.

Aniden, bu yaşlıca bayan yanıma yaklaştı.
- Oturacak boş masa yok. Rahatsız etmezsem sizin yanınıza oturabilir miyim? Dedi bir anda.

- Ne demek! Lütfen! Buyurun efendim dedim bütün içten samimiyetimle.

Ve oturdu. O vakitten sonra bir ara sessizlik yaşadık. Sonra

- İsmin Muzaffer dedi gülümseyerek. Karşıki Akçay otelinin sahibiyim. Fakat otele sık sık uğramam. Kardeşlerim ilgilenir. Ara sıra otelin ihtiyaçlarının neler olup olmadığını öğrenmek ve gelir gidere bakmak için uğrarım. Bugünde o günlerimden biri. Aslında buralardan çok çok uzakta yaşarım. Otelimizde de çay bahçesi var; ama, buradan kitap okuyarak denizi seyretmeyi daha çok severim. Rüzgarda sallanan ağaçların hışırtısı ruhumu okşar demişti.

O ana kadar allak bullak olan kafam Muzaffer teyzenin samimiyetiyle bir anda yerine geldi. Sesindeki içten bir ton, beni kendine doğru çekmişti. Gözleri sürekli gülümsüyordu. Durmadan kendinle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Onu dinlemekten keyif alıyordum.

Halam gideli yarım saati geçmişti, hala gelmemişti. Sohbetimiz gittikçe koyulaştı Muzaffer teyzeyle.
Ona, halamların yanında kaldığımdan ve işe gidip gelirken vakit kaybı yaşadığımdan söz etmiştim. Bunu, daha yeni tanıdığım birine niçin söylemiştim; bilmiyordum. Yoğun duygular altında herhalde onun içtenliğine inanmıştım.

Artık halamın geri gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım ki, derken halam çıka geldi. Yanımdaki bayanın kim olduğunu merak etmişti. Kısa bir tanışma faslından bir müddet sonra halam, sessizce tanımadığın insanlarla niye oturuyor; konuşuyorsun? Burası İstanbul diyerek beni uyarmıştı.

Oysaki Muzaffer teyze aklımdan geçen tüm huzurluk duygularımı, bir anda güzel bir rüya görmüş gibi değiştirmişti. Halamı hiç dinlemiyordum. Halam kuralları olan sert, ketum bir kadındı.

Haydi! Kalkalım dercesine masanın altından beni çimdikliyordu. Fakat ben onu dinlemiyordum. Bir aydır İstanbul’da kalıyordum, oysaki halam; ailemi burada aratmayacağına dair bana sözler vermişti. Fakat, beni davranışlarıyla arar pozisyona getirmişti.

Bir anda masamıza elinde Mehmet Rauf’un” Eylül” adlı romanıyla genç bir delikanlı çıkageldi ve Muzaffer teyzeye kitabı uzattı. Muzaffer teyze bu genç delikanlıyla bizleri tanıştırdı. Erdal adındaki bu genç delikanlı, Muzaffer teyzenin otelinde resepsiyonist olarak çalışıyor, diğer yandan da okuyordu. Nezaketle kitabı verdi ve gitti.

- Halam bizim de gitme vaktimiz geldi dedi ve Muzaffer teyzeye görüşmek umuduyla diyerek yanından ayrıldım.

İki gün boyunca Muzaffer teyze bir türlü aklımdan çıkmadı. İki gün sonra, iş yerimden istenen kişisel evraklarım için; yolum Muzaffer teyzenin otelinin olduğu semte düştü. Buraya kadar gelmişken onu görmeden gitmek istemedim. Gerçi oteline sık sık uğramadığını ifade etmişti ama; belki şansıma o gün orada bulabilirim umuduyla otele vardım.

Resepsiyonda tanıştığımız Erdal’ı gördüm. Erdal beni tanıdı.
- Merhaba hoş geldiniz dedi.

Selamlaştıktan sonra Muzaffer teyzenin burada olup olmadığını sordum.

- Şansınıza! bugün yine burada. Hoş! o buraya pek sık gelmez; ama son birkaç gündür otelden ayrılmıyor. Pek ortalarda görülmez. Karşıdaki çay bahçesinde bulabilirsin onu demiş ve o tarafa doğru yürümüştüm.

Sık çam ağaçlarıyla kaplı denize nazır bir masada arkası dönüp otururken buldum onu. Son derece dalgın görünüyordu.

Birden – Merhaba Muzaffer teyze nasılsın ben geldim. Oturabilir miyim? Dedim. Dalgın olduğundan irkildi.

Sonra - Bende diyordum bu masada bir şeyler eksik. Tamam şimdi buldum. Sohbet arkadaşım eksikti ve geldi. Bu eksiklikte böylece tamamlandı dedi gülümseyerek.

O gün kendisiyle hoş vakitler geçirdik. Kendimi halamın yanında olduğumdan daha çok Muzaffer teyzenin yanında, o denli rahat hissediyordum. Eğlenceli bir kadındı. Somurtmayı bilmiyordu.

Halama onunla buluştuğumu söylüyor; halamdan beklemediğim kadar tepkiyle karşılaşıyordum. Yaşlı bir bayan bana İstanbul’u anlatarak İstanbul’u sevmemi sağlamıştı. Halam bunu görmüyordu.

Bir hafta sonra Muzaffer teyzenin yanına yine uğramak istedim. İstanbul da bir arkadaşım olmuştu. Otele vardığımda Erdal, kasalarla gazozları mutfağa taşıyordu. Muzaffer teyzenin çay bahçesinde olduğunu söyledi. Alışmıştık Erdal’la birbirimize. Gazoz kasalarını taşırken ona yardım ediyor, diğer yandan da sohbet ediyorduk.

Karnım çok acıkmıştı. Midemdeki gürültü Erdal’ın duyabileceği kadar şiddetliydi. Erdal, otelin karşı tarafında su böreği satan bir bayandan almış olduğunu söylediği börekleri getirdi ve beraberce yemeye başladık. Birden İstanbul’a geldiğimden beridir methini duyduğum tükürük “tükrük” köftesinden konu açıldı. Nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Gerçektende tükürükten mi yapılıyor? diye sorduğumda daha önce duyduğum cevapların aynısını ondan duydum.

- Evet! Tükürükten yapılıyor. Ama çok lezzetli. Tadından yenmez. Lakin, tükürük köftesi, gece geç saatlerde çıkar; daha çok işe giden ve gelenler, sarhoşlar ve yolda olupta gece acıkanlar için mükemmel bir yiyecektir. Bir gece iş dönüşü otelin önünde in! Ben sana alırım; hem de taze soğanıyla demişti.

Yanından kalkıp çay bahçesine doğru Muzaffer teyzenin yanına gittim. Muzaffer teyze orada oturuyor; elinden düşürmediği kitabını okuyordu. Artık iyice alışmıştık birbirimize.

- Buyur gel! Otur. Ama biraz geç kaldın. Sıcaktılar, soğudular. Dün akşam almıştım. Sana soğuk yedirmek istemezdim; ama ne yapalım soğuk yiyeceksin tükürük köftelerini dedi ve çantasından çıkardı.

Şaşırmıştım. Biraz önce Erdal’la bu konuyu konuşmuştuk. Nasıl olurda, dün akşam alır ve nereden duydu diye düşünmeden edemedim. Bir tesadüf olabilir diye düşündüm, önemsemedim ve hatırı için yedim.

Sohbetimiz koyulaştıkça koyulaşıyor, konu konuyu açtıkça açıyordu. Yine halamla olan anlaşmazlığımdan ve işe gidip gelirken, zaman kaybettiğimden bahsettim ona. O an, bana bir teklifte bulundu Muzaffer teyze.

- Benim otelimi gelip görmek ister misin? Eğer beğenirsen, boş odalarımızdan birinde öğrenci fiyatından kalabilirsin. Birçok öğrenci burada kalır. Sende onlara katılırsın.

Bir an tereddüt ettim. Halamın onun hakkında söyledikleri geldi aklıma. Halam bu konuda acaba haklı olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Muzaffer teyze endişemi anlamış olacak ki; bana düşünme süreci vermek istercesine

– Teklifimi düşüneceğine o zaman söz ver! dedi cevap bekleyen gözlerle.

Ona bu teklifi karşısında bir müddet düşünmem ve bu konuyu halamla konuşmam gerektiğini söyleyerek teşekkür ettim. Ama, bugün sizinle birlikte gelip otelinizi gezebilirim. Bu teklife hayır demem dedim nezaketini kırmamak adına.

Kafamdaki her düşünceye rağmen onunla birlikte otele gittim. Bana kalabileceğim odalardan birkaç tanesini gösterdi. Bir odadan yaşlı bir bay ve bayan çıkıyordu. Ellerinde kitapları olan iki kız öğrenci odalarına giriyor, kahverengi meşin kaplı koltuklardan oluşan lobide bir genç delikanlı ve yaşlıca bir bey gazete okuyorlardı. Sessiz ve garip bir havası olan bir yerdi Muzaffer teyzenin oteli. Hayran olunacak kadar güzel tuhaf bir hava estirebilecek kadar garip duygular hissetmiştim.

O gün yanından ayrılırken yaptığı bu teklifi halama söz konusu edip edemeyeceğime dair tereddütlerim vardı. Fakat, halama tüm cesaretimi toparlayıp söylediğimde; ondan beklemediğim kadar rahat bir cevap aldım. Halam meğerse! böyle bir soruya çoktan hazırmış; ben farkında değilmişim.

Beni uyaran, beni kısıtlayan halam bir anda böyle bir teklifi reddedersen senin için aptallık olur gibi cümleler kullanmaya başladı. Sevinmişti; beni başından atmaya. Ama ardından toparlandı. Sonra beraber gidelim ve nasıl bir yermiş görelim; sözünü ekledi. Biraz önce sevinçli yüz ifadesini bırakarak.

Temmuz ayı içerisinde halamla beraber bir gün Muzaffer teyze ve otelini görmeye gittik. Otel her zamanki gibi sessiz ve sakindi. Erdal’ı resepsiyonda televizyon izlerken buldum. Muzaffer teyzenin otelde olup olmadığını sordum.

Erdal’ın bana verdiği cevap insanın aklını kaçırtacak cinstendi.
- Telaşlı bir şekilde biliyorsun! O her zaman gelmez. Zaten ecinli bir kadın, bu otelde öyle! Okumak için paraya ihtiyacım olmasa, burada bir gün bile durmam demişti.

O güne kadar bu otelden bir rahatsızlık duymadığını belirten Erdal, ne olmuştu da o gün fikir değiştirmişti.
Neden böyle söylüyorsun Erdal dedim şaşkınlıkla.

- Ya! Azize abla. Bu otelde ne istiyorsan oluyor. Yeter ki bir söz ağzından çıkmasın. Hemen oluyor. Ekmek, peynir desem masanın üzerinde biraz sonra ekmek peynir oluyor. Boş sürahiler dolu oluyor. Kilitli kapılar ardında uyuyan müşterilerimiz üzerlerinde fazladan bir battaniye daha bulduklarını söylüyorlar. Durup dururken ışıklar sönüyor, şartele bakıyorum, şarteller atmamış, otelde kalan müşterilerin hesaplarının azaldığını ve hatta ödendiğini görüyorum. Vallahi! Aklımı kaçıracağım abla demişti.

Bu anlattıklarının üzerine ne yapacağıma karar veremeyerek durakladım. Ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Halamı da alarak Muzaffer teyzenin otelinden uzaklaştım.

Eylül ayının sonlarına kadar otele ve civarlarına uğramadım. Aklıma takılmıştı. Erdal’ın ne demek istedikleri. Kısa bir süre sonra araştırma yaptım. Daha önce uğradığım ve yemek yediğim yerlere Muzaffer teyze hakkında sorular soruyordum. Her yerden aldığım cevap, Muzaffer diye bir bayanı tanımıyoruz; o otelde sanırsam bir sihir var, ara sıra yaşlı bir bayan gelir gider. Her nedense pek kimseyle konuşmaz diyorlardı.

Bir müddet sonra Muzaffer teyzenin oteli yıkıldı. Ve hatta konuştuğum bazı kişiler orada bir otelin dahi olmadığını, konuştuğunu sandığın kişilerinde başka bir zaman diliminde kaldığını söyleyenlerde oluyordu.

Yıllarca halam ve bende bu işin içinden çıkamamıştık. Bu işte bir terslik vardı. İnsanların söyledikleri huzurumu kaçırıyordu. Fakat hala; ben ve beni istemeyen halam insanların bu durumu fazla büyüttüklerini düşünmekteyiz.

Yazan : Melodi AKÇAY

YORGO BEY AMCAYLA İSTANBUL ANILARI

ANILAR, GENEL, HİKAYE Yorum Yok »

Bugün akşamüzerine doğru Kadıköy’e alışveriş yapmaya dışarı çıkmıştım. Baharın gelişini kutluyordu İstanbul halkı. Rıhtım kenarında aileler sımsıcak güneşle birlikte bir bahar bayramı yaşıyorlardı. Uzunca bir zaman sonra güneşin sıcaklığını vücudumda hissetmiş ve alışverişimi yapmış olmanın vermiş olduğu huzurla eve geri dönüyordum.

Her zamanki gibi posta kutumu kontrol etmeden eve girmiyordum. Bugün posta kutumda bayağı kalınca bir zarf vardı. Bir zamanlar Kadıköy Bahariye’de yaşayan Yorgo Bey Amcadan geliyordu. Şaşırmıştım. Kendisini en son 1978 yazının Haziran ayında görmüş ve ailesiyle birlikte Selanik’e yolcu etmiştim. O günden sonra uzunca seneler mektuplaştık. Son on yıldırda mektupların arkası kesilmişti. Yorgo Bey Amcaya göndermiş olduğum mektuplar adresinde bulunamıyor ibaresiyle geri geliyordu. Ona ulaşmak için çok uğraş verdim. Yorgo Bey Amcanın en yakın arkadaşı olan Hristo Beyle her karşılaştığımda kendisinden bir haber alıp almadığını öğrenmek istiyordum. Her seferinde benimde bildiğim aynı cevabı söylüyordu. Hristo Beyinde Selanik’e göndermiş olduğu mektuplar benim göndermiş olduğum mektuplar gibi geri geliyormuş. Bir türlü haber alamamıştık kendisinden. Ta ki bugün gelen duygu yüklü, hasret dolu mektuba kadar. Onu ve ailesini ne kadar çok özlediğimi bu mektupla gözyaşları içerisinde anladım.

Yorgo Bey amca, İstanbul’a, bizlere ve buradaki arkadaşlarına özlemini öyle anlamlı duygu yüklü kelimelerle ifade etmiş ki, satırları her okuyuşumda boğazıma bir şeyler düğümleniveriyordu. Mektubunun yanı sıra ailemle ve onun ailesiyle çekilmiş olduğumuz fotoğrafları göndermiş. Kendimi o fotoğraflarda görünce tanımakta zorlandım. Ufacık, tefecik yeni yetişmek üzere olan bir kız çocuğu, yıllar sonra bu fotoğraftaki tabloya bakarken yılların anlamadan ne kadar çabuk, su gibi akıp geçtiğini fark ediverdim. Fotoğraflara iyice göz atınca Yorgo Bey amcanın yaşlılık fotoğrafını gördüm. Gençliğiyle yaşlılığı karşı karşıya elimde duruyordu. Epey yaşlanmıştı. Kırk yaşındaki genç bir adam yetmişbeş yaşındaki haliyle karşımda duruyordu. Duygulanmıştım. Seneler bu fotoğraflardaki küçük kızı yorduğu gibi, onu da hızla yormuştu. İkimizin de artık saçlarında aklar, yüzünde çizgiler belirmişti. Bir an, beni bu halimle görse tanır mıydı acaba diye düşünmekten alamadım kendimi. Ben bile onu zor tanımıştım. Fakat cami yıkılsa da mihrabı yerinde durur misali yaşlansa da onunda mihrabı yerindeydi.

Yorgo Bey amcayla tanışma hikayemiz Kadıköy Bahariye’de doğum anımdan itibaren başlıyor. Hani bildik hikaye, doğumuma uzunca bir süre varken annem bir gece aniden sancılanmış. Kapı komşumuz ve aile dostlarımız olan Dora hanımların oğlu Yorgo, ebe olan annesiyle birlikte beni dünyaya getirmişler. Biraz erken doğduğumdan yaşamam için çok uğraş vermişler. O andan itibaren yıllar içerisinde aramızda kopmayacak bir baba kız ilişkisine dayanan bir bağ oluşmuştu. Ta ki onların ailece Selanik’e taşınmalarına kadar. O hüzünlü gidişin, ayrılışın ardından yapa yalnız kaldığımı, diğer bir babamı ve büyükannemi kaybetmiş gibi hissetmiştim. Benim büyükannem yoktu. Bu yüzden Yorgo Bey amcanın annesi Dora hanıma büyükanne diyordum. Onu böyle benimsemiştim. Dora hanımda beni torunu gibi görüyordu. Benim ve ailemin hatta komşularımızın bütün sağlık problemleriyle, kendilerinin özel muayenehanelerinde ilgilenirlerdi. Yorgo Bey amca Nisaiye Doktoruydu. Şimdiki diliyle Jinekolog.

Dünyaya getirdiği her çocuğa kendi çocuğuymuş gibi davranır ve öyle de hissederdi. Fakat ailesinin ve onun bana karşı farklı bir sevgileri vardı. Nede olsa onların elinde büyümüştüm. Yorgo Bey Amcayı da kendi babam gibi görüyordum. Bir kız çocuğu için iki babası olması büyük bir şanstı. Maddi durumumuz o zamanın şartlarına göre pek parlak değildi. Babamın bana ve kardeşlerime isteklerimizi alamadığı zamanlar oluyordu. Yorgo Bey amca bunu fark ettiği an beni ve babamı kırmamak kaydıyla okulda aldığım bir not karşılığı, sınıf geçme ve doğum günü gibi özel anlara ait bahaneler bulup ihtiyacım olan şeyleri alırdı. İnsanları mutlu etmesini ve hatta mahallenin bütün çocuklarını sevindirmesini çok iyi bilirdi.

Yorgo Bey Amcalar’ın evinden müzik sesi hiç eksik olmazdı. Biz kalabalık bir aile olduğumuz için annem, babam ve bazen kardeşlerimle ben, onların evine giderdik. Dora teyzelerin evi birçok misafiri ağırlayacak kadar genişti. Babamın tef çalmasına, Yorgo Bey Amcada buzukisiyle eşlik eder, bazı gecelerde de çok güzel ud çalan, o güzel buğulu sesiyle eğlencemizi neşelendiren Safinaz Hanım teyzeyi nasıl unutabilirim ki. Bu eğlenceyi duyan başka komşularımızda çaldıkları müzik aletlerini alıp, Yorgo Bey amcalara gelirler ve Türk Sanat Müziğinden fasıllar geçerlerdi. Gecelerimiz diğer komşularımızında gelmesiyle bir düğün havasına bürünürdü. Hep birlikte Türk Sanat Müzikleri, Rum Müzikleri söylenir ve çalınır bütün mahallede bu müzik sesleri yankılanırdı. Çok güzel gecelerdi onlar.

Yorgo Bey Amca hiç evlenmemişti. Mahallemizin civarlarından Melek isminde bir kıza aşıktı. Daha doğrusu bunun söylentisi yayılmıştı. Fakat bir gün ben, bu söylentilerin gerçek olduğuna şahit olmuştum. Yorgo Bey Amca kara kalem resim yapmayı çok severdi. Daha çok insan yüzleri ve doğra resimleri üzerinde çalışırdı. O zamanlar mahallemizin bir sokak ilerisinde oturan Melek isminde bir kızın olduğunu öğrenmiştim. Onun sevdiği söylenen kızın, o olup olmadığını çocuk aklımla öğrenmek istemiştim. Bir gün Yorgo Bey Amcaların evinde otururken, onun çalışma masasında kara kalem resim çalışmalarına bakıyordum. Ve o ismi geçen kızın kara kalemle çizilmiş resmiyle karşılaşmıştım. Söylentilerde doğruluk payı vardı. Fakat bu gördüğüm resmi ne Yorgo Bey Amcayla, nede bir başkasıyla paylaştım. Saf duygularla onu sevdiği belliydi. Bir gün olsun onları el ele görmedim. Yorgo Bey amcanın aşkı yaşanmamış bir aşk olarak sanırım ki, hep içinde kaldı.

Bir ara Yorgo Bey Amca ve ailesinde hüzün oluşmuştu. Sanki bütün aile hüzün girdabına kapılmışlar gibiydiler. Boş ve anlamsız bakışlarını görebiliyordum. Yaşamıyorlardı sanki. Annem ve babamda da bir tuhaflık vardı, seziyordum. Meğerse bu hüzün, buradan ayrılacaklarının işaretiymiş. Dora hanımın abisi vefat etmişti. Abisi ölmeden öne vasiyetinde bugüne kadar tek başına kendi elleriyle büyütmüş olduğu konserve fabrikasını, kız kardeşine bırakmış ve yeğenleriyle fabrikanın başına geçmesini istemişti. İstanbul dan ayrılma nedenlerini çok sonra öğrenecektim. Buradan ayrıldıkları günü hiç unutamıyorum. Yorgo Bey amca ne kadar duygularını saklamaya çalışsa da, yüzünün acı bir hüzünle kaplamasını engelleyemiyordu. Yüzündeki ifadeyi hiç unutamadım. Defalarca boynuna sarılıp gitme, gitmeyin diye ağlıyordum. Onu üzdüğümün farkındaydım ama, duygularıma onun gibi hakim olamıyordum. Diğer babamı, bir daha hiç görmemecesine kaybetmek bana acı veriyordu. Yorgo Bey amca, bana her sarılıp gözyaşlarımı beyaz mendiliyle silerken, diğer yandan da kendi gözlerinden süzülen gözyaşlarını siliyordu. O mendil ki, bugün hala o yılların anısına en değerli hatıralarımdan bir olarak gözyaşlarımızla bende duruyor. Gelen bu mektupla mendildeki kuruyan o gözyaşları sanki, yeniden ıslandı.

Zır zır ağlıyordum. Beni sakinleştirmek kolay olmuyordu. Her seferinde Yorgo Bey Amca ağlama kızım. İstanbul’ a tekrar geleceğim. Sizleri ve İstanbul’u görmeye diyordu. Bu sözünün üzerine bir gün sende bizleri Selanik’ e görmeye gelirsin sözünü ekliyordu. Sana mektup yazacağım, sende bana yaz benim güzel kızım diyordu. Mektup konusunda yıllarca sözümüzü tutmuştuk. Fakat bir gün olsun ne Yorgo Bey Amca İstanbul’a gelebildi, nede ben Selanik’e gidebildim.

O gün Kadıköy Bahariyeden yıllarca oturdukları evlerinden, komşularından ve bizlerden ayrılırken hüznün en büyüğünü yaşıyorduk. İnanamıyordum, gidiyorlardı. Bir an gitmekten vazgeçip geri dönecekler diye bekledim, ama onlar geri dönmedi. Araba sokağın köşesinden döner, Yorgo Bey Amcanın bana el sallayışını uzaktan seyrederken; bu anın onu son görüşüm olduğunu bilmeyecektim.

Benim Yorgo Bey Amcayı anlatırken kelimeler sığdıramadığım anılarım bunlar. Oysa Yorgo Bey Amca gelen mektubunda bizimle, İstanbul’la öyle güzel anılarını ifade etmiş ki, yazdığı bu mektup yazma sanatını çok iyi bilen bir kişinin elinden çıkmış gibi o günlere tekrar geri dönüverdim. Öyle canlı, öyle taze anlatmıştı ki; sanki yıllar önce yaşanan bu hayat, mutluluk perdesini yeniden aralamış gibiydi. Yaşıyordum o anları. Tekrar onunla, ailesinle ve ailemle bu sokakta yaşıyor gibiydim. Oysaki, onlardan sonra ne komşular gelip geçti bu evden, tıpkı annemle babamın gelip geçtiği gibi.

Gelen bu mektupla ve karşıki kapının her açılışında sanki onların ayak seslerini duyar gibi oldum. Uzun bir süre olmuştu mektuplaşmayalı. Yıllar içerisinde bunun nedenini merak ederken, gelen bu mektup belirsizliği aydınlattığı gibi, onun yaşlılık fotoğrafıyla da ruhumu karatmıştı. Ben Yorgo Bey Amcayı hep öyle siyah saçlı, yakışıklı yüzüyle ve sempatik davranışlarıyla hatırlıyorum. Bu fotoğraftaki yaşlı adam kimdi? Diye düşünmeden edemiyordum. İstanbul’a Kadıköy’e, Bahariye’ye ve bizlere ait onca güzel anıları silmemek için, neden on yıldır mektuplaşmadığını küçük bir notta ifade etmişti.

Senden, ailenden ve özellikle küçük kızım İstanbul’dan özür dilerim. Söz vermiştim. Sözümü tutamadım. Oralara gelecektim. Fakat içine düştüğüm buhran, bir kör kuyu gibi beni dibine çekti. Şimdi sende, benim seni bıraktığım yaşlardasın. Sen, bu sözünü tutamayan babanı affet! unutma! demişti.
Bu sözleriyle hem hüzün, hem sevinç kaplamıştı yüreğimi. Onu göremesemde, yaşadığından emin olarak haber almıştım artık. Bir yangında ailesini kaybettiğinden, o zamandan sonra artık huzurevinde yaşadığından bahsediyordu. Satırlarını tamamlarken hep ara ara, oraları, sizleri ve anılarımızı özledim diyordu.

Sön sözünü öyle acı dolu bir cümleyle bitirmişti ki, işte bu canımı çok yaktı.
Benim küçük kızım. Hayatta bildiğim tek şey var. İnsanı yaşatan anılarıdır. Sen, benim gözümde hep o küçük kız olarak kalacaksın. Anılarımdaki küçük kıza ve İstanbul’a elveda diyorum.
Elveda İstanbul, Elveda küçük kızım….

Melodi AKÇAY

Sitelerim: En Yeni Yemek Tarifleri En Yeni Dantel ornekleri Not Defterim