« Önceki Örnekler Sonraki Örnekler»
Yayın Tarihi: 13 Temmuz 2009 Pazartesi Saat: 6:52

Nerede ve kimin yanında olmam gerektiğini bilemiyordum. Şaşırdım. Afalladım.
Biri bir yana çekiyor kollarımdan, diğeri bir yana. Hangi cepheye doğru gideceğimi şaşırdım.
Düşüncelerim alıp gidiyor başını; oluklardan yağmur boşalırcasına. Hangi ben olmalıydım?
Bana niye böyle yapıyorsunuz canımı acıtırcasına?
Çekmişler bir köşeye hayır! Benim dediğimi yapacaksın, neden aramadın? neden gelmedin? sözlerini üzerime yağdırıyorlar. Karşı koyamıyor düşüncelerim, ansızın terk edemiyor, yenik düşeceğinden korkuyor; ne yazık ki çoktan yenildiğini bilmiyor.
Her gün, biraz daha yudum yudum onlara esir olduğunu anlayamıyor.
Etrafımdaki herkes ben diyordu. Onlar için ben den öte diyar yoktu. Duygularımla alay ediyorlardı.
Sessizce susuyordu yüreğim. Nedendir onlar hem konuşuyor, hem emir veriyor, hem de sitem ediyorlardı. Bu hakkı kendilerinde görüyorlardı. Atıyorlardı ağı denize, yakalanıyordum balık gibi bende.
İzliyordum onları ve hayatla geçtikleri dalgaları. Kendilerine dönüp bakmıyorlar, herkesi enayi sanıyorlardı.
Derken! Bir şeyler oldu içimde. Birden alaycı gülümsemelerle dolu sahne kalktı ve perde aralandı gözümde.
Şimdi gerçeği görme ve gösterme zamanıydı. Başlarının üzerinde duran aynayı, yere indirme zamanıydı.
Sustum! diye aptal sandılar.
Sevgimi, riyakarlıkla harcadılar.
Güvenimi, güvensizlik olarak adlettiler.
Hangi yana gitsem savunmazsızdı yüreğim.
Meğerse ne kolaymış!
Her şey bir anlık duygusallıkta değil; bir anlık mantıktaymış.
Diyorum ya! Son vapuru kaçırmışçasına girdim onların oyunlarına, soluk soluğa!
Onlara yetişme, akıllarından geçenleri okumak ve makyajsız yüzlerini yerdeki aynanın önüne koymak zamanıydı.
Mazimin kapısını kapatırken, uykudan tertemiz duygularla ve düşüncelerle uyanma zamanıydı.
Artık bir volkan gibi lavlarımı akıtacak, çatallaşmış yollarımda sadece bir ben yazılı tabela bırakacaktım. Alışılmışlıkları üzerimden atıp, kenara koyacaktım.
Yönümü bulup, ikiye ayrılmayacak, dost sandığım insanların sözleriyle oradan oraya savrulmayacaktım.
Ey! Yüreğime hapsolmuş boş boğazlılar!
Sizlere bir açıklama gerektiğini sanmıyorum.
Her şey ortada!
Sizi bırakıyorum; mazimin savrulan anılarına..
Yazan : Melodi AKÇAY
Etiketler: anı ayna DENEME dostluk mazi riyakarlık vefasız
Yayın Tarihi: 10 Temmuz 2009 Cuma Saat: 7:03

Güzel bir haziran sabahıydı. İstanbul’da iş ve işçi bulma kurumuna müracaat etmiş ve sonunda burada bir iş bulmuştum. Yaklaşık bir aydır çorap imalat fabrikasında bu iş üzerinde çalışıyor, akrabalarımın yanında kalıyordum.
O güne kadar sıkıntılı günler geçiriyordum. Ne akrabalarımın yanında, nede İstanbul da mutluydum. Taşı toprağı altın denilen İstanbul’un her yerini gezmeye çalışarak kendimi avutmak, buraya alışmak için çaba gösteriyordum. Buraya ait olduğumu hissetmek istiyordum.
O günde halam Saliha ile birlikte bir tatil günümü değerlendirmek amacıyla, deniz kenarındaki çay bahçelerinden birine oturmuş; düşünceli bir haldeyken geride bıraktığım aileme ait anılarımı hatırlayarak; vapurlardan inip binen yolculara bakarak mutlu bir gün geçirmeye çalışıyordum.
Halam Saliha yeni aldığı bir pantolonu değiştirmek üzere yarım saatliğine beni yalnız bırakmıştı. Tek başıma, masama gelen soğuk bir şişe gazoz eşliğinde oturmuş, denizdeki martıları seyrediyor; halamın geri dönmesini bekliyordum.
Çay bahçesi çok kalabalıktı. Karşı tarafında sıra sıra dizilmiş, irili ufaklı oteller, çay bahçesini ortalarından geçen bir ana yolla ayırıyordu. Araba sesleri, insan sesleriyle karışıyor; ara sıra rıhtıma vuran dalga seslerine bırakıyordu yerini. Yan tarafımda birileri sessizce konuşuyordu. O tarafa doğru dönüp baktım. Yaşlıca bir bayan çay bahçesine oturmaya gelmiş olduğundan; fakat boş masa bulunmamasından dolayı garson tarafından benim bulunduğum yere doğru yönlendiriliyordu.
Aniden, bu yaşlıca bayan yanıma yaklaştı.
- Oturacak boş masa yok. Rahatsız etmezsem sizin yanınıza oturabilir miyim? Dedi bir anda.
- Ne demek! Lütfen! Buyurun efendim dedim bütün içten samimiyetimle.
Ve oturdu. O vakitten sonra bir ara sessizlik yaşadık. Sonra
- İsmin Muzaffer dedi gülümseyerek. Karşıki Akçay otelinin sahibiyim. Fakat otele sık sık uğramam. Kardeşlerim ilgilenir. Ara sıra otelin ihtiyaçlarının neler olup olmadığını öğrenmek ve gelir gidere bakmak için uğrarım. Bugünde o günlerimden biri. Aslında buralardan çok çok uzakta yaşarım. Otelimizde de çay bahçesi var; ama, buradan kitap okuyarak denizi seyretmeyi daha çok severim. Rüzgarda sallanan ağaçların hışırtısı ruhumu okşar demişti.
O ana kadar allak bullak olan kafam Muzaffer teyzenin samimiyetiyle bir anda yerine geldi. Sesindeki içten bir ton, beni kendine doğru çekmişti. Gözleri sürekli gülümsüyordu. Durmadan kendinle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Onu dinlemekten keyif alıyordum.
Halam gideli yarım saati geçmişti, hala gelmemişti. Sohbetimiz gittikçe koyulaştı Muzaffer teyzeyle.
Ona, halamların yanında kaldığımdan ve işe gidip gelirken vakit kaybı yaşadığımdan söz etmiştim. Bunu, daha yeni tanıdığım birine niçin söylemiştim; bilmiyordum. Yoğun duygular altında herhalde onun içtenliğine inanmıştım.
Artık halamın geri gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım ki, derken halam çıka geldi. Yanımdaki bayanın kim olduğunu merak etmişti. Kısa bir tanışma faslından bir müddet sonra halam, sessizce tanımadığın insanlarla niye oturuyor; konuşuyorsun? Burası İstanbul diyerek beni uyarmıştı.
Oysaki Muzaffer teyze aklımdan geçen tüm huzurluk duygularımı, bir anda güzel bir rüya görmüş gibi değiştirmişti. Halamı hiç dinlemiyordum. Halam kuralları olan sert, ketum bir kadındı.
Haydi! Kalkalım dercesine masanın altından beni çimdikliyordu. Fakat ben onu dinlemiyordum. Bir aydır İstanbul’da kalıyordum, oysaki halam; ailemi burada aratmayacağına dair bana sözler vermişti. Fakat, beni davranışlarıyla arar pozisyona getirmişti.
Bir anda masamıza elinde Mehmet Rauf’un” Eylül” adlı romanıyla genç bir delikanlı çıkageldi ve Muzaffer teyzeye kitabı uzattı. Muzaffer teyze bu genç delikanlıyla bizleri tanıştırdı. Erdal adındaki bu genç delikanlı, Muzaffer teyzenin otelinde resepsiyonist olarak çalışıyor, diğer yandan da okuyordu. Nezaketle kitabı verdi ve gitti.
- Halam bizim de gitme vaktimiz geldi dedi ve Muzaffer teyzeye görüşmek umuduyla diyerek yanından ayrıldım.
İki gün boyunca Muzaffer teyze bir türlü aklımdan çıkmadı. İki gün sonra, iş yerimden istenen kişisel evraklarım için; yolum Muzaffer teyzenin otelinin olduğu semte düştü. Buraya kadar gelmişken onu görmeden gitmek istemedim. Gerçi oteline sık sık uğramadığını ifade etmişti ama; belki şansıma o gün orada bulabilirim umuduyla otele vardım.
Resepsiyonda tanıştığımız Erdal’ı gördüm. Erdal beni tanıdı.
- Merhaba hoş geldiniz dedi.
Selamlaştıktan sonra Muzaffer teyzenin burada olup olmadığını sordum.
- Şansınıza! bugün yine burada. Hoş! o buraya pek sık gelmez; ama son birkaç gündür otelden ayrılmıyor. Pek ortalarda görülmez. Karşıdaki çay bahçesinde bulabilirsin onu demiş ve o tarafa doğru yürümüştüm.
Sık çam ağaçlarıyla kaplı denize nazır bir masada arkası dönüp otururken buldum onu. Son derece dalgın görünüyordu.
Birden – Merhaba Muzaffer teyze nasılsın ben geldim. Oturabilir miyim? Dedim. Dalgın olduğundan irkildi.
Sonra – Bende diyordum bu masada bir şeyler eksik. Tamam şimdi buldum. Sohbet arkadaşım eksikti ve geldi. Bu eksiklikte böylece tamamlandı dedi gülümseyerek.
O gün kendisiyle hoş vakitler geçirdik. Kendimi halamın yanında olduğumdan daha çok Muzaffer teyzenin yanında, o denli rahat hissediyordum. Eğlenceli bir kadındı. Somurtmayı bilmiyordu.
Halama onunla buluştuğumu söylüyor; halamdan beklemediğim kadar tepkiyle karşılaşıyordum. Yaşlı bir bayan bana İstanbul’u anlatarak İstanbul’u sevmemi sağlamıştı. Halam bunu görmüyordu.
Bir hafta sonra Muzaffer teyzenin yanına yine uğramak istedim. İstanbul da bir arkadaşım olmuştu. Otele vardığımda Erdal, kasalarla gazozları mutfağa taşıyordu. Muzaffer teyzenin çay bahçesinde olduğunu söyledi. Alışmıştık Erdal’la birbirimize. Gazoz kasalarını taşırken ona yardım ediyor, diğer yandan da sohbet ediyorduk.
Karnım çok acıkmıştı. Midemdeki gürültü Erdal’ın duyabileceği kadar şiddetliydi. Erdal, otelin karşı tarafında su böreği satan bir bayandan almış olduğunu söylediği börekleri getirdi ve beraberce yemeye başladık. Birden İstanbul’a geldiğimden beridir methini duyduğum tükürük “tükrük” köftesinden konu açıldı. Nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Gerçektende tükürükten mi yapılıyor? diye sorduğumda daha önce duyduğum cevapların aynısını ondan duydum.
- Evet! Tükürükten yapılıyor. Ama çok lezzetli. Tadından yenmez. Lakin, tükürük köftesi, gece geç saatlerde çıkar; daha çok işe giden ve gelenler, sarhoşlar ve yolda olupta gece acıkanlar için mükemmel bir yiyecektir. Bir gece iş dönüşü otelin önünde in! Ben sana alırım; hem de taze soğanıyla demişti.
Yanından kalkıp çay bahçesine doğru Muzaffer teyzenin yanına gittim. Muzaffer teyze orada oturuyor; elinden düşürmediği kitabını okuyordu. Artık iyice alışmıştık birbirimize.
- Buyur gel! Otur. Ama biraz geç kaldın. Sıcaktılar, soğudular. Dün akşam almıştım. Sana soğuk yedirmek istemezdim; ama ne yapalım soğuk yiyeceksin tükürük köftelerini dedi ve çantasından çıkardı.
Şaşırmıştım. Biraz önce Erdal’la bu konuyu konuşmuştuk. Nasıl olurda, dün akşam alır ve nereden duydu diye düşünmeden edemedim. Bir tesadüf olabilir diye düşündüm, önemsemedim ve hatırı için yedim.
Sohbetimiz koyulaştıkça koyulaşıyor, konu konuyu açtıkça açıyordu. Yine halamla olan anlaşmazlığımdan ve işe gidip gelirken, zaman kaybettiğimden bahsettim ona. O an, bana bir teklifte bulundu Muzaffer teyze.
- Benim otelimi gelip görmek ister misin? Eğer beğenirsen, boş odalarımızdan birinde öğrenci fiyatından kalabilirsin. Birçok öğrenci burada kalır. Sende onlara katılırsın.
Bir an tereddüt ettim. Halamın onun hakkında söyledikleri geldi aklıma. Halam bu konuda acaba haklı olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Muzaffer teyze endişemi anlamış olacak ki; bana düşünme süreci vermek istercesine
– Teklifimi düşüneceğine o zaman söz ver! dedi cevap bekleyen gözlerle.
Ona bu teklifi karşısında bir müddet düşünmem ve bu konuyu halamla konuşmam gerektiğini söyleyerek teşekkür ettim. Ama, bugün sizinle birlikte gelip otelinizi gezebilirim. Bu teklife hayır demem dedim nezaketini kırmamak adına.
Kafamdaki her düşünceye rağmen onunla birlikte otele gittim. Bana kalabileceğim odalardan birkaç tanesini gösterdi. Bir odadan yaşlı bir bay ve bayan çıkıyordu. Ellerinde kitapları olan iki kız öğrenci odalarına giriyor, kahverengi meşin kaplı koltuklardan oluşan lobide bir genç delikanlı ve yaşlıca bir bey gazete okuyorlardı. Sessiz ve garip bir havası olan bir yerdi Muzaffer teyzenin oteli. Hayran olunacak kadar güzel tuhaf bir hava estirebilecek kadar garip duygular hissetmiştim.
O gün yanından ayrılırken yaptığı bu teklifi halama söz konusu edip edemeyeceğime dair tereddütlerim vardı. Fakat, halama tüm cesaretimi toparlayıp söylediğimde; ondan beklemediğim kadar rahat bir cevap aldım. Halam meğerse! böyle bir soruya çoktan hazırmış; ben farkında değilmişim.
Beni uyaran, beni kısıtlayan halam bir anda böyle bir teklifi reddedersen senin için aptallık olur gibi cümleler kullanmaya başladı. Sevinmişti; beni başından atmaya. Ama ardından toparlandı. Sonra beraber gidelim ve nasıl bir yermiş görelim; sözünü ekledi. Biraz önce sevinçli yüz ifadesini bırakarak.
Temmuz ayı içerisinde halamla beraber bir gün Muzaffer teyze ve otelini görmeye gittik. Otel her zamanki gibi sessiz ve sakindi. Erdal’ı resepsiyonda televizyon izlerken buldum. Muzaffer teyzenin otelde olup olmadığını sordum.
Erdal’ın bana verdiği cevap insanın aklını kaçırtacak cinstendi.
- Telaşlı bir şekilde biliyorsun! O her zaman gelmez. Zaten ecinli bir kadın, bu otelde öyle! Okumak için paraya ihtiyacım olmasa, burada bir gün bile durmam demişti.
O güne kadar bu otelden bir rahatsızlık duymadığını belirten Erdal, ne olmuştu da o gün fikir değiştirmişti.
Neden böyle söylüyorsun Erdal dedim şaşkınlıkla.
- Ya! Azize abla. Bu otelde ne istiyorsan oluyor. Yeter ki bir söz ağzından çıkmasın. Hemen oluyor. Ekmek, peynir desem masanın üzerinde biraz sonra ekmek peynir oluyor. Boş sürahiler dolu oluyor. Kilitli kapılar ardında uyuyan müşterilerimiz üzerlerinde fazladan bir battaniye daha bulduklarını söylüyorlar. Durup dururken ışıklar sönüyor, şartele bakıyorum, şarteller atmamış, otelde kalan müşterilerin hesaplarının azaldığını ve hatta ödendiğini görüyorum. Vallahi! Aklımı kaçıracağım abla demişti.
Bu anlattıklarının üzerine ne yapacağıma karar veremeyerek durakladım. Ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Halamı da alarak Muzaffer teyzenin otelinden uzaklaştım.
Eylül ayının sonlarına kadar otele ve civarlarına uğramadım. Aklıma takılmıştı. Erdal’ın ne demek istedikleri. Kısa bir süre sonra araştırma yaptım. Daha önce uğradığım ve yemek yediğim yerlere Muzaffer teyze hakkında sorular soruyordum. Her yerden aldığım cevap, Muzaffer diye bir bayanı tanımıyoruz; o otelde sanırsam bir sihir var, ara sıra yaşlı bir bayan gelir gider. Her nedense pek kimseyle konuşmaz diyorlardı.
Bir müddet sonra Muzaffer teyzenin oteli yıkıldı. Ve hatta konuştuğum bazı kişiler orada bir otelin dahi olmadığını, konuştuğunu sandığın kişilerinde başka bir zaman diliminde kaldığını söyleyenlerde oluyordu.
Yıllarca halam ve bende bu işin içinden çıkamamıştık. Bu işte bir terslik vardı. İnsanların söyledikleri huzurumu kaçırıyordu. Fakat hala; ben ve beni istemeyen halam insanların bu durumu fazla büyüttüklerini düşünmekteyiz.
Yazan : Melodi AKÇAY
Etiketler: akraba anı çaybahçesi dost esrarengiz hala istanbul köfte otel sihir teyze türürük
« Previous Entries Next Entries »