| |
Tem 01

Yıllar sonra tekrar Venedik’e dönüp geldiğimizde Venedikli Aşk Sihirbazı Gondolcu Adriano oradaydı.
Uzun zaman olmuştu. Çoluk çocuğumuzu da peşimize takarak, tekrar görmek istediğimiz Venedik te olmanın mutluluğuyla insanların arasına karışıyorduk. Bu durumdan gayet çok hoşnuttuk. Mutlu günler ve bir hafta bizleri bekliyordu. Yıllar önce, balayımızda bizim güzel günler geçirmemizi sağlayan Gondolcu Adriano, hala delikanlı gibi gondolunun başındaydı. Hayal aleminin bir parçası, aşk sihirbazıydı Adriano. Venedik’e gelen yeni evlenmiş ve evliliklerinin yıldönümlerini kutlayan çiftler için, gözü kapalı bir şekilde bocalıyordu.
Balayımızda bize söylediği; benim gondolumda aşk, sihir vardır, bir gün yine geri geleceksiniz buraya sözüyle haklı çıkmıştı. Balayımız boyunca Venedik’te kanallar içerisinde gondoluyla dolaşırken söylediği bütün sözler içtenliğinin bir ifadesiydi. Ela gözleri sanki gökyüzünü delip geçecekmiş gibiydi. Biraz kırlaşmış saçlarıyla, yıllardır Venedik’te gondolculuk yaparak aşk dağıtıyor ve bunun keyfini çıkarıyordu. Gondoluna binen tüm insanlara, ruhundaki bütün güzellikleri hayallerle yaşatıyordu. Müşterileri, onun anlattıklarıyla içlerindeki büyük aşklarını ortaya çıkarıyorlardı. Evliliklerinden veya ilişkilerinden vazgeçmek ve son bir kez daha deneyelim diyerek Venedik’e gelenlere, izledikleri yolun yanlış bir yol olabileceğini, seçimlerinden sonra pişmanlık duyabileceklerini anlattığı güzel aşk hikayeleriyle, birbirleri için ne kadar değerli olduklarını kanıtlıyordu.
Kim bilir? bizden önce ve bizden sonra kaç kişiye bu hikayeleri anlatıp beraberliklerinde etkili olmuştu. Gondolcu Adriano da garip, insanları ona çeken bir hava vardı. Venedik’te onun gibi bir çok gondolcu olduğu halde aşıklar ve turistler daha çok Adriano’yu tercih ediyorlardı.
Güzel bir Temmuz sabahıydı. Keyfimiz yerindeydi. Yaptığımız planlar doğrultusunda, Venedik hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorduk. Balayımızdayken her yerini gezip göremediğimiz Venedik’in ayak basılmayacak bir tek noktası kalmamalıydı. Venedik’te San Marco meydanındaki cafelerden birinde otururken, genç delikanlı Kazanovaların, genç kızlara yaptıkları kurlarını, meydandaki güvercinlerin havada taklalar atarak uçuşmaları izlemek bu şehrin aşk şehri olduğunu yansıtmaktaydı.
Venedik Adriyatik denizi kıyılarında İtalya’ya bağlı kanalları, gondolları ve gondolcularıyla ünlü birçok adacıktan oluşan şehriydi. Kanallar etrafındaki tarihi binaların ve evlerin mimari dokusuyla sanki eski zaman diliminde yaşar gibiydik.
Aşıkların üç hayal şehri vardı. Birincisi Paris, ikincisi Venedik, üçüncüsü Roma idi. Bizde Venedik’i tercih etmiştik. Evliliğin nasıl bir şey olduğunu çocuklarımızla birlikte, bu aşk şehrinde gezerken daha da iyi anlıyorduk. Bir sihir vardı sanki bu şehirde. Gruplar halinde turistler tura çıkmış, bu eşsiz manzaranın keyfini yaşıyorlardı. Grup halinde turla çıkmayı tercih etmemiştik. Kimseye bağımlı kalmadan, istediğimiz yerde gezip, istediğimiz kadar kalacaktık.
Küçük kız çocuğum Çiğdem, yeni tanıştığı insanlara karşı oldukça ilgiliydi. İstediği zaman her yaşta arkadaş grubu yaratabilirdi kendine. O sırada Gondolcu Adriano’yu arıyorduk. Eşim ve ben bu mükemmel insanı tekrar göreceğimiz için sevinçli ve bir o kadar da şaşkınlık içerisindeydik. Küçük kızım Çiğdem sımsıkı elinden tutmuş Gondolcu Adriano’yla geliyordu. On beş yıl sonra Adriano’yu tanımakta zorlanmamıştık. Boynundaki kırmızı fularıyla yine eski Adriano’ydu. Şaşırmıştık. Küçük kızımız yine kaşla göz arasında kendine bir oyun arkadaşı bulmuştu. Fakat anne ve babasına güzel günler geçirten Adriano’yu kader mi onunla birlikte yollamıştı acaba diye düşünmeden edemedik. Her ikisi de mutlu bir şekilde geliyorlardı. Yüzlerindeki ifade, gayet birbirlerinden memnun olduklarının göstergesiydi.
Yıllar sonra Gondolcu Adriano, tam karşımızda duruyordu. Ve, onu kim olduğunu bilmeden bize getiren küçük kızımızdı. Tesadüf mü? Yoksa bir sihir miydi?
Sanki aşk sihirbazı yine sihrini yapmıştı. Hala çekici hoş bir adamdı. Dağlar kadar yüksek boyu ve iri yapısıyla dikkat çekiyordu. Gülen yüzü insanın kalbini yumuşatıyordu. Kızım, koşarak yanımıza geldi. Venedikli aşk sihirbazı tam karşımızda duruyordu. Gülümsemesine karşılık vererek kendimizi tanıttık. 15 yıl sonra, onca aşığın arasından bizi tanıması imkansızdı. Öylede oldu. Tanımadı. Fakat on beş yıl boyunca eşim ve ben Aşk Sihirbazını unutamamıştık.
Adriano’nun gondoluyla yine Venedik kanalları içerisinde fakat, bu sefer tek başımıza değil, çocuklarımızla birlikte gezintiye çıkacaktık. Balayındayken eşimle bana anlattığı hikayeleri unutamamıştık. Anlattığı bir aşk hikayesinin sonunun ne olduğunu senelerce merak ederek geçirmiştik. Aklımızdan hiç çıkmamıştı. O zamanlar gondolda aşk yaşarken, şimdi çocuklarımızın yanında bu aşkı yaşamak zor olacaktı. Çocuklarımızın hepsi bir yandan gördükleri şeyleri sırasıyla soruyorlar, düşüncelerimizi karıştırıyorlardı.
Aşk Sihirbazı Gondolcu Adriano elini eşimin sırtına götürüp – Buyurun bayım diyerek gondoluna davet etti. Şaşkınlık içerisindeydik. Yıllar önce bindiğimiz gondol biraz değişmişti. Aptallaşmıştım. Konuşmakta güçlük çekiyordum. Bir yandan da çocuklarla ilgileniyor, diğer yandan da Adriano’nun anlatacağı hikayeleri bekliyorduk. Adriano Venedik kanalları içerisinde Venedikli gondolculara has olan Barcarolle şarkılarını çoğunlukla çok az söyler, daha çok mutlu biten aşk hikayelerini anlatırdı. Anılarımızda yer edinen o anı, tekrar yaşamak istiyorduk. Karşımızda dimdik hareket etmeden duruyor, gülümsüyordu. Çocuklarım yanına doğru yaklaşıyor, onunla konuşmaya çalışıyorlardı. Dilleri farklı olsa bile, Adriano çocuklarla konuşacağı dili çok iyi biliyordu.
Eşim ve ben gezinti boyunca Adriano’nun bize on beş yıl önce yaşattığı bir aşk masalını, nasıl sihre dönüştürdüğünden, aşkımız üzerinde nasıl etkili olduğundan konuşuyorduk. Zeki bir adamdı. Memnuniyetimizi ona söyledikçe, yüzünde gülücükler beliriveriyordu. Çok geçmeden mutlu bir tavırla bize yıllar öncesinde anlattığı aşk hikayelerinden birini anlatmaya başladı. Önünde, sanki sihirli bir perde vardı. Venedik kanallarının etkisi mi yoksa Adriano nun bizlere anlattığı hikayeler mi bir an masal ülkesinde sihirli bir hava yaratıyordu. Anlattıkça gözlerimiz yaşarıyordu. İnsanları mutluluğa nasıl davet edebileceğini çok iyi biliyor ve bunun için elinden geleni yapıyordu. Çocuklarımız Adriano’nun dilinden bir şeyler anlamıyorlarsa da, dirseklerini dizlerine koymuş, elleri çenelerinde onu dinliyorlardı.
Yıllar öncesinde sonunu çok merak ettiğimiz aşk hikayesinin nasıl bir sonla bittiğini ona sormak istiyorduk. İkinci dünya savaşı sırasında Polonya da yaşayan genç bir kızın sevdiği erkekten, nasıl zorla sürgüne götürüldüğünü ve orada esir kampında yıllarca sevdiği erkeği nasıl beklediğini anlatmıştı bizlere. Yıllarca bu hikayenin sonunu ve o sevgililerin tekrar bulup buluşmadıklarını merak etmiştik. Bu hüzünlü hikaye etkilemişti bizi. Şimdi sorma, o genç kıza ne olduğunu öğrenme zamanıydı. Biraz sıkılsak ta, eşim cesaret edip sordu.
Adriano dinlerseniz memnuniyetle anlatırım demişti. O genç kız şu anda yaşıyor. Ve, o genç kız benim büyük annem derken, sanki dipsiz bir kuyuya düşmüşçesine bir anda yüz ifadesi değişti. Fakat, hiç düşünmeden kendini toparladı ve anlatmaya başladı.
Büyükannem yıllarca Polonya da esir kampında kalmış. Sevdiği adamın izini bir türlü bulamamıştı. Esir kampından kurtulanlardan biride büyükannem yani, o genç kızdı. Bütün ailesi gözleri önünde yok edilmiş. Yıllar sonra başka bir ülkede gidecek bir yeri olmadığı için, esir kampında tanıdığı birinin akrabalarının evinde, hizmetçi olarak çalışmaya başlamış. İçindeki bu acıyı dindirebilmek için çok uğraşmış. Zamanla onun geri gelmeyeceğini artık, onun savaş sırasında öldüğünü sanıyormuş. Uzun bir süre çalıştığı evin alt katında mutfak bölümünde dışarıdan yiyecek bir şeyler almakla görevlendirildiği için, çalıştığı o evin sahibinin, yıllardır hasretiyle yanıp tutuştuğu sevdiği adam olduğunu bilmeden aylarca orada yaşamış. Fakat bir gün, hizmetçilerden biri rahatsızlanınca büyükannemi evin hanımıyla beyinin yanına hizmet etmeye göndermişler. İşte! hikayenin hüzünlü kısmı burada başlıyor. Büyükannem elinde kahve fincanlarını taşıdığı tepsiyle odaya girdiği andan itibaren, gerçekle yüz yüze gelmiş. Öldüğünü sandığı sevgilisi tam karşısında duruyormuş. Elindekileri, o şaşkınlıkla aniden yere bırakıvermiş. Sevdiği adam onu tanımış. Fakat, eşinin yanında onu tanımazlıktan gelmiş. Bir an bakışmışlar ve büyükannem oradan ayrılmış. İzini kaybettirmiş. İtalya ya yerleşmiş.
O günden sonra, yıllarca bu acıyı içinde saklı tutabilmek adına yüreğine karşı koymuş. İşte o genç kızın hüzünlü hikayesi bu. Ona, ikinci dünya savaşının armağanı bu hikaye. Bu yüzden büyükannemin yaşadığı hüsrandan sonra, aşkların hep mutlu bitmesine inandım. Ve her zaman gondoluma binen insanlara, mutsuz biten hikayelerimin sonlarını anlatmadım. Kendi düşlerinde şekillendirsinler istedim. Hiçbir aşk, benim gözümde hüzünle bilmemeliydi dedi.
Hayatındaki en önemli ayrıntıları anlatmıştı Gondolcu Adriano. Gözleri buğulanmıştı. Adriano’ya farkında olmadan özel hayatıyla üzmüştük. Fakat, o mutluydu. Ardından büyükannem iyi ki büyük babamla tanışmış. Yoksa ben size bu hikayeleri anlatamazdım demişti.
Çok geçmeden bu hüzünlü hikayeden bizim gibi o da kendini toparladı. Ardından çocuklarımıza seslenip hazırlanın şimdi bakın Rialto köprüsünden geçeceğiz demiş ve kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum. Bunun nedeni Rialto köprüsünü geçerken hiç konuşmazsak dilediğimiz dilekler oluyormuş denmişti bize bir zamanlar. Demek ki eşim ve bende hiç konuşmadan geçmişik ki tekrar Venedik te ve Adriano nun yanındayız. Grand Canal üzerindeki Rialto Köprüsüne yaklaştıkça tatlı hayallerle mutluluk dağıtması bollaşıyordu. Küçük kızım yine her zamanki afacan haliyle yerinde duramıyordu. Yanımızdan geçen bir gondoldaki çifti öpüşürken görünce kıkırdamaya başladı. Ardından şaşkınlıkla gülerek Aaaaa öpüşüyorlar dedi. Ondan üç yaş büyük olan oğlum sinirlenmiş, o tarafa bakma çok ayıp diye onu uyarıyordu. Kızımın bu olayına biz gülerken gondolcu Adriano’nun Venedik kanalları içerisinde gondoluyla ne kadar mutlu olduğunu yüz ifadesinden anlıyordum. Venedik’e ve gondoluna aşıktı.
O gün bir süre gezdikten sonra gondoldan ve Adriano’dan ayrılma zamanı gelmişti. Otuz yıldır Venedik kanalları içerisinde kendi kurduğu bir dünyada yaşıyordu. Aşkın insanlara nasıl mutluluk getirdiğini anlatarak.
Gitme vakti geldiÄŸinde eÅŸimle içimizde garip bir heyecan oluÅŸmuÅŸtu. AÅŸk sihirbazı Gondolcu Adriano’nun gondolundan indiÄŸimiz andan itibaren hiç bilmediÄŸi, tanımadığı yeni aşıklara, yepyeni bir hayat sahnesi sunmak için gondolunu hazırlarken bıraktık onu. Belki bir gün yine gideriz. Çünkü, Rialto köprüsünden geçerken yine konuÅŸmadık….
Yazan : Melodi AKÇAY
Haz 24

Nihayet uzun yağmurlar sonucunda güneşli bir günde kirazlarımızı toplamıştık. Dünyaya gözümü açtığım andan itibaren bir çiftçi kızı olarak, kiraz ağaçları hayatımda önemli rol oynadı. Kiraz ağaçlarının çiçek açmasını, çocukluğumdan beridir her sene dört gözle beklerdim. Bu eşsiz manzara karşısında, kendimi bir masal ülkesinin prensesi gibi hisseder ve hafif bir rüzgarda dallarından düşen kiraz çiçekleriyle yeni duygulara yol alırdım.
İlkbahar zamanı kiraz ağaçlarını kurtlanmasın diye ilaçlamaya gelirken, her birinin gövdesine sarılarak o senede verecekleri kirazlar için onlara teşekkür ederdim.
Kiraz toplama zamanı gelmiÅŸti. Sabahın erken bir saatinde güneÅŸ yeni doÄŸmak üzereyken, cıvıl cıvıl ötüşen kuÅŸlar eÅŸliÄŸinde onca uÄŸraÅŸ ve onca bakımlarımız sonucunda nihayet kirazlardan istediÄŸimiz verimi almıştık. O senede kiraz aÄŸaçlarımız yüzümüzü kara çıkarmamıştı. İşçilerle birlikte kiraz hasatını yaparken, yıllarca bir gelenek haline getireceÄŸimiz çay, ÅŸeker ve ay çöreÄŸi annemin o güzel lezzetli elleriyle, neÅŸeli bir ÅŸekilde aÄŸzında mırıldandığı ” Bir dalda iki kiraz, biri al, bir beyaz” türküsüyle bize sunulmaya getiriliyordu.
Öğlen vakti gelmişti. Çimenlerin üzerine kimimiz uzanmış, kimimiz oturmuş yorgun bir haldeyken, kurt gibi acıktığımızı fark ettik. Küçük yeğenlerim annemin üzerine doğru yemek geliyor diye dörtnala koşmuşlardı hiç unutamıyorum. Samet ile Mehmet bizlerle büyüyorlardı. Annemin elindekilerin çay, şeker ve ay çöreği olduğunu görünce, o gülen heyecanlı suratları bir anda asılıvermişti.
Annem, torunlarına eğer bunları beraber yersek yarın onlara yapacakları el arabası konusunda yardım edebileceğini söyleyerek, onları tatlı bir dille ikna etmişti. Annemim ikna yeteneği oldukça kuvvetliydi. Bize aşıladığı düşüncelerini, torunları üzerinde de bizlerin üzerinde geliştirdiği metodlarla çok iyi başarıyordu. Sanırım şimdi annemi anne olunca daha iyi anlıyorum. Sevgi ve şevkat dolu yaklaşımıyla herkesi etrafında toplamayı başarırdı. O gün kiraz ağaçlarının dallarının arasından sızan güneşle, gelen sımsıcak çay, şeker ve ay çöreği eşliğinde hoş vakitler geçirmiştik.
Bir yandan dalından tane olarak kopardığımız mis gibi kokan kirazları yiyor, diğer yandan da sepetlere koyuyorduk. O gün neredeyse hepimizin karnı ağırdı. Karnımızdan gelen seslere dayanamıyorduk. Bu duruma alışkın olmamıza rağmen, karnımızı sıkmaktan yorulmuştuk. Annemin getirdiği ay çörekleri karnımızdaki bu boşluğu ve acı hissini bir anda bastırmıştı. Fakat, akşama varmadan hepimiz ishal olduk. Tuvalet yoluna yetişebilmek için canhıraş halde sırasıyla, başımıza gelen bu olayın bitmesini bekliyorduk. Kahkahalarımız o gece evimizden hiç eksik olmadı. Kazara tuvalete yetişemeyen olursa onu yarı yolda yakalıyor, karnımız çatlayacakmışçasına kadar gülüyorduk.
Kiraz mevsiminde bu tür iş kazaları hep başımıza gelirdi. Haziran ayı ailecek paylaştığımız güzel ve nadir anlardan birisiydi. Senelerimiz bu mutlu aile tablosunun neşe içerisinde geçirdiği güzel günlerle, anılarla doluydu. O seneden sonra, nice seneler hep beraber olduk. Bundan beş yıl öncesinde, artık evli bir bayan olarak iki ablam gibi bende annemlere bir torunla eve gelmiştim. Yıllar boyunca alışkanlık haline getirdiğimiz çay, şeker ve ay çöreği eşiliğinde kirazları toplarken, kardeşler olarak hala çocukluk günlerimize dönüyorduk.
Samet ve Mehmet artık birer genç delikanlıydılar. Kiraz toplama geleneği bir meşale gibi nesilden nesile elden ele geçiyordu. Aramızda kuvvetli bir aile bağı vardı. Sonradan aramıza katılan eniştelerim ve yengelerimde bizlere kolay uyum sağlamışlar, hatta bizlerden daha çok bu aileye sahip çıkmışlardı.
Bugün, beş yaşındaki kızım ve eşim ile birlikte çocukluğumun geçtiği köyüme evime dört mevsimden bir an önce gelmesini beklediğim, kiraz mevsimine kiraz toplamaya gidiyoruz. Büyürken hissettiğim duyguların değişmeyeceğini, içimde öyle olduğu gibi saklı kalacağını sanıyordum. Fakat, köy yoluna vardığımızda kendimi buralara bu denli yabancı hissedeceğim aklıma gelmemişti. Geçmiş, bir toz bulutu gibi gözlerimin önünden geçiyor; fakat, içimde beni buralara yabancılaştıran bir hava hakim olmaya çalışıyordu. Bir an beni bu denli yaşadığım yerden soğutan şeyin, yedi yıldır şehirde yaşamam olup olmadığını düşünmeye başladım. Cevabı bu olamazdı. Yedi yıllık evliydim. Nerdeyse yedi yıla yaklaşan bir zamandır her haziran ayında tüm aile, aramıza katılan gelin, damat ve torunlarla birlikte burada buluşuyorduk.
Evime yaklaştığımız bir sırada Samet içten gülümsemesiyle – teyzeciğim hoş geldiniz diyerek bizi selamladı. Bir sene sonra onun yüzünü görmek, bir anlık girdiğim bu buhrandan beni kurtarmıştı. Bizde gelince tüm aile tamamlandık. Hepimizin neşesi yerindeydi. Bir kiraz hasat mevsimine daha hazırdık. Takım tamamlanmıştı. Bütün bu hissettiklerime rağmen kiraz ağaçlarını görünce neşem birazda olsa yerine geldi. Kiraz ağaçlarında beni onlara doğru çeken bir şey vardı. Anlaşılması güç ama, sanki onlarda şeytan tüyü vardı.
Ablamlar ve ağabeyimler bende bir tuhaflık olduğunu sezmişler ve sanki hep bir ağızdan anlaşmışlar gibi, bana sıkıcı olmaya başlamışsın dediler. Onlarla olan konuşmalarımda onlara gayet kendimden emin bir tavır takındığımdan ve geldiğimden itibaren artık kendimi üstün görme gibi bir tavırla yaklaştığımdan bahsedip, bu halimden şikayetçi olduklarını vurguladılar. Şehir hayatının beni değiştirdiğini düşünüyorlardı. Oysaki ben değişmemiştim.
KardeÅŸler arasında buz gibi esen soÄŸuk fırtınaları sezen annem, yine her zamanki gibi olaya el koyma çabası içerisindeydi. Üzgün, mutsuz ve kırgın insanları etrafında görmek istemezdi. Kiraz aÄŸaçlarının gölgesi eÅŸliÄŸinde soÄŸuk bir tavırla otururken, annem elinde kocaman bir tepsiyle çay, ÅŸeker ve ay çöreÄŸinden oluÅŸan ve aÄŸzından hiç eksik etmediÄŸi ” Bir dalda iki kiraz, biri al, biri beyaz” türküsünü mırıldanarak bizlere doÄŸru geliyordu. BulunduÄŸu ortama neÅŸe kaynağı olan bir yapıya sahipti. Sert görünüşünün altında her zaman kapısı daima açık olan sığınılacak bir liman yatardı.
- Haydi! Bütün işçiler, çocuklar şimdi çay, şeker ve ay çöreği zamanı derdi.
Birer genç delikanlı olan Samet ve Mehmet ay çöreğine hala yanaşmıyorlardı. Annem, elleriyle çalışanlar dahil hepimize semaverden sımsıcak çaylarımızı dökerken, yüzündeki mutluluk evlatlarıyla bir arada olmanın mutluluğuydu.
Yenmeye başlanan ay çöreklerinin kokusunu hissettiğim an midem bulanmaya, başım dönmeye başladı. Ablam aniden – Sen hamilesin diye herkesin içinde bağırdı. Yanaklarımdan şakaklarıma kadar giden ateşi hissettim. Utanmıştım. Fakat, ablam haklı olabilirdi. Bundan on yıl öncesinde, yine kiraz hasat mevsiminde annemin çay eşliğinde getirdiği ay çöreklerini ablam görünce midesi bulanmış ve bir müddet sonra ablamın hamile olduğu anlaşılmıştı. Ve, dünyaya gelen yeğenim Ahmet’te, Samet ve Mehmet gibi çay, şeker ve ay çöreğinden oluşan bu üçlüden hoşnut değildi.
Benim durumunda, belki o an bir tahmindi ama, olasılıkların her zaman gerçekleşme ihtimali vardı. Bu kadar benzerlik, beni şaşırttığı kadar herkesi şaşırtmıştı. Babam ve annem yani herkes varlığını bilip bilmediğimiz bir can için seviniyorduk. Ertesi gün köyümüzdeki sağlık ocağına ablamın zoruyla götürülünce, hamile olduğum anlaşıldı. Bir bebeğim daha olacaktı. Ve köyüme gelirken içine girdiğim bir anlık bu buhranın sebebi böylece çözüme kavuşmuştu.
Şimdi, sanırım bir tane daha çay, şeker ve ay çöreğini sevmeyecek olan, bir can daha dünyaya gelmek üzere.
Yazan : Melodi AKÇAY
|
|
Son Yorumlar