| |
Haz 28

Şimdi dut mevsimi. Tek tük, koca koca yükselen binaların arasında sıkışıp kalmış evlerin, bahçelerinde kalan birkaç dut ağacından dut yeme zamanı. Ama nerede? Tabiî ki hayallerde.
Tarih oldu dut ağaçları da tarih! Tıpkı diğer meyve ağaçları gibi nesilleri tükenmek üzere.
Dalından taptaze koparılmış bir dutu kim doya doya, karnı patlayacakmış gibi, akşam ishal olana kadar yemek istemez ki. Vallahi ben isterim.
Ama, nerede kaldı dut ağaçları. Tabiî ki zamanın bir yerlerinde.
Bugün alışveriş dönüşü bir beyin skodasının kasasında, üzerine dut yapraklarını koyarak yarımşar kiloluk kaplarda sattığı kırmızı ve beyaz dutları gördüm. Vallahi nedeyim özendim. En son ne zaman dut yediğimi düşündüm. Hatırlayamadım. Benim için o kadar uzak bir sahneydi ki!
Kocaman, iri iri muhteşem görünüyorlardı. Sanki, al bizi de ye der gibiydiler. Ama nafile! Yiyemem ki!. Yarını düşünmek zorundayım. Utancımdan fiyatını soramadım bile. Sadece dutlara özendim. Çok güzeldiler çok.
Bir bayan, eşiyle cesaret edip sordu. Beş milyon dedi adam. Beş lira diyemedi. Hala milyonları konuşuyorduk, unutamamıştık milyonları da, bahçemizdeki meyve ağaçlarına ne olduğunu çoktan unutmuştuk.
Onlarda benim gibi sadece baktılar, özendiler ve alamadılar. Yarını düşündüler. Ah! Bu yarınlar yok mu? Adamın iliğini, nefsini, damağını bile kurutur. Yarın korkusu, böylece nefsine bile hakim olmayı öğretir. Neyi, ne zamana kadar saklıycaksak…
Erik, ayva, kayısı, nar, elma, armut, incir ağaçlarımız nerede kaldı? Onları çok özlüyorum. Bahçemiz, bahçeli evlerimiz ne güzeldi.
Ayşe Hanım! Hatice Hanım! Ali Bey! Bülent Bey! Çocukluğunuzun geçtiği bahçenize ve bahçedeki evlerinize ne oldu? Tarih oldu değil mi? Hani nerede? Çoğu zaman yemek istemediğimiz dutlar? Bak! Şimdi alamıyoruz bile… Can atıyoruz, bir çarşaf alalımda; dut ağacının altına geçelim, silkeleyelim ve bir güzel yiyelim diye. Ama nafile. Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş derler büyüklerimiz, şimdi hem gözümüz, hem de midemiz çekiyor…
Müstakil evlerimizi bir bir müteahhitlere verdik. İyimi yaptık sizce? Bak! Meyve ağaçlarımızı kaybettiğimiz gibi, komşuluk ilişkilerimizi de kaybettik.
Bahçelerine erik, dut, incir, ayva, nar çalmak için gizlice daldığımız, bize kızan, sopayla kovalayan ve sonra sepetleri ağzına kadar bu meyvelerle dolduran o hakiki dost komşularımız nerede?
Şimdi yan evlerin pencerelerinden yemek kokuları geliyor, komşun balkonunda mangal yapıyor. Mehmet amca, Ayşe teyze sana göz hakkı deyip veriyor mu? Tanıyor musun komşunu? Şimdi böyle bakarız işte!
Teknoloji hızla gelişiyor, çağa ayak uyduralım dedik, fakirlikten, eski evler olduğu için çıkan böceklerden ve kat karşılığı yapılan binaların dairelerinin gelirinden faydalanmak için, o güzelim meyve ağaçlarıyla dolu bahçeli evlerimizi bu uğurda bir bir vermedik mi?
Çocuklarımızın korkusuzca, rahatça oynayabileceği, cirit attığı boş arsalar kaldı mı?
Ne oldu şimdi? Oh! Çok iyi oldu bizlere.
Böylece bir tarihi kaybettik…
Hepimiz tıkılmadık mı iki, üç odalı apartman dairelere. Üst ve alt katındaki, karşı dairendeki komşunu tanıyor musun? Tanımadığın halde sana çektirdiği eziyetlerini, inatlarını görüyor musun? Şimdi huzurun var mı? Meyve ağaçlarıyla dolu eski evini özlüyor musun?
Hakkı amca, Ayşe teyze! Sana, ileride gelir sağlayacağını düşündüğün dairelerin hala elinde duruyor mu? Ya da kiranı zamanında alabiliyor musun? Alırken bin türlü laf işitiyor musun?
Çoğu heba oldu değil mi? Aslında Hakkı amca, Ayşe teyze heba olan bizim anılarımız, orada daha çok çok mutlu seneler geçirebileceğimiz evlerimiz ve duygularımız.
Kurtulacağız dedik; iki odalı evlere hapsolduk. Şimdi görüyor musun bahçendeki meyve ağaçlarını? Buzdolabında bile görmüyorsun. En son dalından taze olarak ne zaman yedin eriği, armut’u, nar’ı, incir’i. Yarını düşünmeyecek kadar paran olursa alabiliyorsun değil mi? Galiba bizi tek bırakmayan tek sadık dostumuz ayva, hep ayvayı yiyoruz.
Bahçeler yok! Ağaçlar yok diye kuşlar, kelebekler, uğur böcekleri bile gelmiyor artık. Emel Hanım! Mahmut Bey! en son ne zaman uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak dedin. Çok oldu değil mi? Hatırlamıyorsun bile. Çocukların bile hatırlamıyor. Vallahi! ben uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak demeyi özledim.
Bahçende sohbet ettiğin komşuların geliyor mu? Ya da sen Meliha teyze! Bahçene çiçeklerini sulamaya çıkıp, yürümekte zorlandığın, kenetlenen dizlerini açabiliyor musun? Tertemiz, masmavi gökyüzünü görebiliyor musun? Sardunyalarını sulayıp sevebiliyor musun? Tıkıldın kaldın değil mi bir göz odaya? Dizlerin artık hareketsizlikten seni taşımıyor değil mi?
Şanslı mıydık? Kendi adıma sanmıyorum. Şans, adamı yarı yolda bırakmaz. Bizler, iki tarih arasında sıkışıp kaldık: Ya da, ben öyle hissediyorum. Buna şans denmez yani. Yarınki nesilleri hiç düşünemiyorum. Çünkü, onlar için masal olacak bu konu.
Güzelim evlerimiz, bahçelerimiz ve meyve ağaçlarımız blok blok siteler oldu. Sonra, farkında mısın Meliha teyze, Hasan amca? Olanlar bizlere oldu. Bir tarih böylece yandı, bitti kül oldu.
Yazan : Melodi AKÇAY
Haz 25

Noel zamanı yaklaşıyordu. California Santa Barbara’da, Heaven çiftliğine yeni taşınmıştık. Bu seneki Noel’i yeni evimizde kutlayacaktık. Kardeşimle kavga etmiştik. Küçük kardeşim Katherine, kavgamızdan sonra benimle bir daha konuşmayacağını söylemişti. Aynı ev içerisinde ismimi dahi ağzına almıyordu. Ne yaptımsa, ona oyuncaklarımın gecenin bir yarısında canlandığını ispatlayamamıştım. İnanmıyordu. Bu yüzden benimle dalga geçiyordu. Hakkımda hep kötü şeyler söylüyordu. Bir gün aptal, bir gün şapşal, bir gün yalancı ve daha birçok beni aşağılayıcı söz söylüyordu.
Oysa, uzun zamandır hiç sahip olmadığım kadar, yeni taşındığımız evimizde güzel duygular içerisindeydim. Oyuncaklarımla mutluydum. Kardeşim beni sorunlu biri olarak görüyordu. Kardeşimin bütün tatsız düşünceleri ve bana olan tutumu karşısında, onunla oyun oynamaktan vazgeçmiştim. Artık onu oyunlarıma davet etmiyordum.
Ona, odamda beni rahatsız etmemesini söylemiştim. Fakat, kardeşim Katherine gece yarısı olduğu zaman yatağından kalkıyor ve odamın kapısını çalarak beni rahatsız ediyordu. Bu sırada oyuncaklarım Ayı Bobo, Kovboy Smith, Ördeğim Viki, Zürafa Bigıl, Panda Mami, Tavşan Blue, Kedim White, Geyik Pearl, Noel Baba Santa, bebeğim Carmen, kurşun asker Bill, arkadaşım şarkıcı Johnny Guitar ve burada eskiden bu evde yaşamış çocuklardan kalan oyuncaklarım, babama onlar için özel yaptırmış olduğum oyuncak evime korkuyla geri dönüyorlardı.
Katherine aniden kapıyı açarak – Hani! oyuncakların nerede? Canlı değiller ya. Oldukları yerde duruyorlar. Neden yalan söylüyorsun diye canımı yakmaya, beni üzmeye çalışıyordu.
Ne yapsam onu inandıramıyordum. Sanki benim mutsuz olmamı istiyordu. Katherine’nin bana karşı davranışlarını anlayabilseydim, her şey çok daha kolay olacaktı. Fakat, o bana bu fırsatı vermiyordu.
Eskiden çok iyi arkadaştık. Her şeyimizi paylaşırdık. Fakat, annemiz babamızdan ayrılıp, George amcayla evlenince ve yeni kardeşimiz Samuel doğunca, biz babamla Heaven çiftliğine taşınmıştık. Burada davranışları değişmişti. Katherine’nin bana karşı bu kadar anlayışsız olabileceğini hiç düşünmemiştim. Yeni evimiz kardeşimle ilişkimiz konusunda bize uğur getirmemişti.
Fakat, ben buraya taşındığımızın ertesi gecesi oyuncaklarımın canlandığını ve oyuncaklarımdan arkadaşım Johnny Guitar’ın bana
- Haydi kalk! Seninle oynamak istiyoruz dediğini duyunca şaşırmıştım.
O zaman bende kardeşim gibi tepki vermiştim. İnanmamıştım. Ama, hepsi yerlerinden teker teker yürümeye başlayınca, bu gördüklerimin bir rüya olmayacağını anladım. Ve Johnny Guitar’ın oyun teklifini kabul ederek, diğer oyuncaklarımla birlikte oynamaya başladım.
En garip olanı da, benim o geceye kadar oyuncaklarımın canlı olduklarını görmemiş olmamdı. Fakat, bu işte bir tuhaflık vardı. Daha önce oturduğumuz evde böyle bir olay başıma gelmemişti. Heaven çiftliğinde sanki bir sihir, oyuncaklarımın canlanmasına sebep olmuştu. O gece oyuncaklarımın yüzlerindeki şaşkın bakışlarına, benim şaşkın bakışlarımda ekleniyordu. Yeni taşındığımız evimizde oyuncaklarımın neden burada canlandıklarını onlara sormak hiç aklıma gelmemişti.
Fakat bir gece yarısı Johnny Guitar’a bu durumu merak içerisinde sordum. Johnny Guitar ve burada tanıştığım oyuncağım Geyik Pearl,
- Heaven çiftliği kuzey yıldızı eksenine yakındır. Ve kuzey yıldızında Peri Merry yaşamaktadır. Peri Merry, bu civarlarda gece ışıkları sönen evlerdeki çocuklara, karanlıktan korkmamaları için ışık saçar. Peri Merry’nin ışığı öyle güçlüdür ki, gecenin bir yarısı uykularından ağlayarak uyanan, bazı gecelerde de karanlıktan korkan ve bu yüzden uyuyamayan çocuklar olursa, onlara arkadaşlık etmemiz için bizleri canlandırır. Fakat Peri Merry’i kimse görmemiştir. Bu oyuncaklar arasında bilinir demişti.
O geceden sonra artık her gece oyuncak arkadaşlarımla oynuyor ve annemi özlediğim gecelerde Peri Merry kuzey yıldızından bana ışık saçıyordu. Kardeşim Katherine’ninde bana inanmasını çok istiyordum. Fakat, o bana inanmıyordu. Onunla aramız iyi olduğu ve onun hakkında öyle düşünmediğim halde, ona beni kıskanıyorsun demiştim. Bu aramızdaki bardağı taşıran son damla oldu. O günden sonra iki hafta oldu hiç konuşmadık. Kardeşimle oyun oynamayı çok özlemiştim. Oyuncaklarımla oynuyordum ama, Katherine’nin eksikliğini hissediyordum. Noel de yaklaşıyordu.
Ne yapıp, ne edip onunla barışmalı, oyuncaklarımın canlandığını ona ispatlamalı ve bu Noel’i dargın geçirmemeliydik. Katherine’de oyunlarımıza davet etmeliydim. Arkadaşım Johnny Guitar üzüldüğümü görüyor ve bana bu konuda yardım edebileceğini söylüyordu. Haklı olduğum halde onu kaybetmemek adına gerekirse, ondan çok çok özür dileyecek, ona ihtiyacım olduğunu söyleyecektim.
Arkadaşım Johnny Guitar ve diğer oyuncaklarım bir plan yaptılar. Babamın evde olmadığı bir gece yarısı oyuncaklarımdan Kedi White ve bebeğim Carmen’ide alarak mutfağa gittim. Onları mutfak masasının üzerine bıraktım. Küs olduğumuz halde, kardeşime karnın acıktıysa sana bir şeyler hazırlayabilirim dedim. Yüz ifadesinden benimle konuşmaya ve barışmaya niyeti yoktu. Fakat, bu küskünlükten zararlı çıkacağını bildiği için, karnının açlığı üstün gelmişti.
Uzun zaman sonra şimdi ikimizde baş başaydık.
Kardeşim Katherine biraz bekle! reçel kalmamış kilere gidip alıp geliyorum dedim. Fakat gitmedim. Mutfağın köşesinden onları gözetliyordum. Bebeğim Carmen ve Kedim White tam karşısında hiç hareket etmeden oturuyorlar, ona bakıyorlardı. Katherine biraz sonra olacaklardan habersizce onlarla
- Şimdi siz canlısınız öyle mi diyerek dalga geçiyordu.
Kilere gidip gelmiş gibi yaparak, Katherine reçel kalmamış, sen bir kere daha dolaba bakar mısın derken, ben mutfaktan çıkıyor gibi yapıp, onları gözetlemeye devam ediyordum. Bu sırada kedim White ve bebeğim Carmen masadan aşağıya atlamışlar, mutfak tezgahına oturmuşlardı. Katherine arkasını döndüğü anda onları yerlerinde göremedi. Şaşırdığı yüzünden belli oluyordu, fakat, biraz inanmamak için inat ediyordu. Benim orada olmadığımı bildiği halde, bunu sen yapıyorsun Clair. Bu oyunu bana yapma, hiç hoş değil diyordu.
Reçeli bulamayınca, arkasını dönmüş kavanozdan kurabiye almaya giderken, oyuncaklarım yerlerinden yine hareket ettiler ve mutfak masasına tekrar oturdular. Katherine iyice kızmaya başladı. Onu daha fazla kızdırmak ve üzmek istemiyordum. Odamdan geliyormuş gibi ses çıkarıp, onu bunları benim yapmadığıma inandırmak istiyordum. Yanına gittiğimde gözleri korkuyla bana bakıyor
- Sen iyi bir oyuncusun diyordu.
-Dur! Dinle! beni Katherine dedim. Sana anlattıklarımın hepsi doğru, oyuncaklarım canlı. Bak! sende gördün. Hem ben yanında yoktum ki diyor, onu ikna etmeye çalışıyordum. Bak şimdi! Kendi gözlerinle göreceksin derken, bütün oyuncaklarım mutfak kapısının oradan yürümeye başladılar.
Korkulu gözleri gitmiş, şaşırmıştı kardeşim. Mutfak masasından bebeğim ve kedim de ayağa kalkıp yürümeye başlayınca, Katherine olamaz Clair, oyuncakların gerçekten canlıymışlar deyip, bir ara küçük bir baygınlık geçirmişti. Kendine geldiğinde, oyuncaklarım ve ben onun etrafındaydık. O gün kardeşim, benim yalan söylemediğime inandı. Ayrı olan odalarımızı birleştirdik. Artık aynı odada yatıyor, arkadaşım Johnny Guitar’ın, gitarıyla çaldığı müziklerle hep birlikte dans ediyor ve iki gün sonra kutlayacak olduğumuz Noel için oyuncaklarımızla beraber hazırlıklar yapıyor, diğer yandan da oynuyorduk.
Bu gecede annemi özlediğimiz gecelerden birisiydi. Uyuyamıyorduk. Oyuncaklarımızla gecenin karanlığında gökyüzüne bakarken, ilk defa kuzey yıldızındaki Peri Merry’i gördük. Bize el salıyor ve göz kırpıyordu.
“Biliyor musunuz çocuklar, belki bu masalımızdaki gibi oyuncaklarında bir dünyası var. Belki de, birçok çocuğun onlara arkadaşlık eden oyuncakları var. Masal bu ya…. Neden olmasın….”
Yazan : Melodi AKÇAY
|
|
Son Yorumlar